Avrupa Birliği’ne Neden Hayır-1

AVRUPA BİRLİĞİ’NE NEDEN HAYIR    
Suat İlhan

ÖNSÖZ

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği; tarihimizin yönünü değiştirecek, yaklaşık bütün kültür unsurlarımızda dönüşümlere sebep olacak geniş kapsamlı, derin içerikli bir girişim.

Büyük önemine rağmen, “Avrupa Birliği’ne Neden Hayır” isimli ilk yayında da değinildiği gibi; bugüne kadar, kararlar verilirken hiç bir akademik araştırmaya, hiçbir stratejik enstitünün görüşüne başvurulmamış, TBMM’ne sonradan sadece bilgi verilmiş, geniş tabanlı danışmalarda bulunulmamıştır.

“Siyaset Meydanı” TV. programını yöneten Ali Kırca, “Ulusal Programın” yayımlanmasından birkaç gün önce, AB Genel Sekreterinden, canlı yayında bir konu hakkında açıklama istemiş, olumsuz cevap almıştır. Vurgulamak istediğimiz; çalışmaların son ana kadar kapalı tutulmuş olmasıdır.

Daha önceki jeopolitik kapsamlı yayınlarda, AB konusuna bölüm ayırmakla yetinilmişti. “Avrupa Birliğine Neden Hayır” isimli yayın ise bütünü ile AB’ye ayrılmıştır. Bu ilk yayında; sadece Kıbrıs, Ege… gibi güncel sebeplerle değil; coğrafya, tarih ve kültür içerikli olarak, jeopolitik düzeyde gerekçelerle AB’ye temelden karşı çıkılmıştır.

Yayın geniş şekilde yankılanmış, konuşulmuş, bir yıl geçmeden ikinci baskısı yapılmış; açıklanan gerekçeler ele alınarak tek satırına karşı çıkılmam ıştır. Bugün de bütün ayrıntıları ile geçerliğini korumaktadır. AB’ye temelden karşı çıkan yayın olduğu için gelecekte belge değeri kazanabilir.

Gerçekte AB yandaşları; Kıbrıs, Ege, üniter yapı, Bizans, Ermeni iddiaları, bağımsızlığımız, egemenliğimiz gibi konulara hiç yanaşmıyor, AB üyeliğinin bu duyarlı sorunları nasıl etkileyeceği üzerinde durmuyorlar. Sanki reddeden varmış gibi, sadece genel olarak insan haklan ve demokrasi üzerinde duruyorlar. ışin acı yanı, AB üyeliğinin bu alanlarda bizi geliştireceğini, eğiteceğini savunuyorlar. Sivas Kongresi sırasında benzer fikirler “Manda” başlığı altında tartışılıyordu.

Aynı konuda, ikinci bir yayına gereksinme duyulması, ara dönemdeki gelişmeler sebebiyledir

Jeopolitik ortam çok sık değişmiyor. Bu nedenle de dikkatleri güncel konular üzerinde yoğunlaştırmak, yayını küçülterek okunulabilirliğini artırmak için jeopolitik değerlendirme bir başka yayına ertelenmiştir.

Bu yayında; güncel anlaşmazlık konulan; Atatürkçülük ve Türk Devrimi; Katılım Ortaklığı Belgesindeki sorunlar; din ve Patrikhane dertleri ile Gümrük Birliği üzerinde durulmuştur.

Birinci yayında bulunan ekler bu ikinci yayına alınmamış, gerekli olan başka ekler konmuştur. Birinci yayındaki eklere bu yayın okunurken ihtiyaç duyulabilir.

ılk yayından sonraki gelişmeler arasında, gerçekleşen birçok olay, gelişmeleri etkilemiş ve aşamalandırmıştır: Zirve toplantıları (Nice, Laeken) Maastricht kararlarının bir uygulaması olarak ortak para biriminin (Euro) kullanılmaya başlanması, Türkiye’ye Katılım Ortaklığı (KO) belgesinin verilmesi, Türkiye’nin uyumunu içeren “Ulusal ProgranV’ın sunulması.

Ara süredeki gelişmeler; bazı konuları aydınlatmış, bazılarını öne çıkarmış, daha açık yorum yapılmasına olanak sağlamıştır.

ılk yayının kapağındaki AB bayrağını içeren şekil, her üye ülke için bir yıldız olduğu varsayımına göre çizilmiştir. Geçen zaman içinde 12 yıldızın hiç değişmeyeceği anlaşıldı. Konu, “AB’nin Hıristiyan Bayrağı” başlıklı bölümde ele alınmıştır.

Eleştirilerine açık olduğum değerli okuyuculardan, bu yayını önceki ile birlikte değerlendirmeleri ve yayının tamamını okumalarından başka bir dileğim yok.

SUAT ıLHAN

GİRİŞ

Dört mevsimi birarada yaşayan coğrafyamız; güzelliği, zenginliği ve eşsiz konumu ile, kendisine ruh veren Türk insanını bir ananın üretkenliğinde ve cömertliğinde yüzyıllardır destekliyor.

Acaba Avrupa Birliği üyeliğini isteyerek; coğrafyamıza, yüzyılların efendisi tarihimize; anıtsal kültürümüze bağlılıkta kusur mu işliyoruz?

Atatürk’ün bize kazandırıp emanet ettiği, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı; tam bağımsız Cumhuriyetimizi Avrupalıların yetki ve insafına emanet ederken hata yapmıyor muyuz?

Egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı paylaşacağımız Avrupa; yüzyıllarca Türkü “öteki” tam Türkçesi ile “hasım” saymaktan vaz mı geçti?

Avrupa Birliği; Avrupa’yı hatıraları ile yaşayan bir bölge olmaktan kurtarabilecek mi? Emperyalizm ve sömürgeciliğin bu zengin müzesi, yeni bir etkinliğin odağı olabilecek mi? Avrupa, devam eden bir düşüş içerisinde mi, yoksa düşüşten sonra başlayan bir yükselişin boyun noktasında mı bulunuyor? Dinamik bir yerde mi yoksa durgunluğun çırpınışı içerisinde mi?

Bütün bu sorular sağlam jeopolitik araştırmalara dayalı cevaplara kavuşturulmamıştır.

çok yönlü bir kavşakta bulunuyoruz. Seçeneği bol, bir ölçüde önü az görülen evrensel ölçülerde canlı bir jeopolitik yapılanma durağındayız. Hızlı düşünülmesi, fakat doğru önlemler üretilmesi gereken bir dönüm noktasındayız.

Avrupa Birliği üyesi olmayı istemek büyük değişikliklere, hatta dönüşümlere sebep olacak çok zor bir karar. Bir iki kişinin siyasi tercihine; büyük bir milletin tarihi ve geleceğe yönelik kaderi emanet edilmemeli.

Anayasa ıhlali

Anayasamızın 90’ıncı Md. (Ek-B) 4’üncü paragrafı ihlal edilerek; Helsinki Kararlan, Katılım Ortaklığı Belgesi ve bunlara göre hazırlanan Ulusal Program Anayasada ve diğer yasalarda yüzlerce değişikliği ve yeni yasaları gerektirdiği halde “Bir kanunla uygun bulunmaları” gerçekleştirilmemiştir. Bu bir anayasal ihlaldir. AB üyeliği ile ilgili anlaşmalar -1963 Ankara anlaşması hariç-Anayasanın gereği yerine getirilmeden yürürlüğe konmuştur.

Yapılan eksik işlemlere gerekçe olarak Gümrük Birliğinde “Karar”, Ulusal Programda “Program” isminin kullanılması gösteriliyor. ısmi ne olursa olsun yasa değişikliğini gerektiren ve dış ülke veya ulusüstü birimlerle yapılan her tür sözleşmeye 90’ıncı md. (Ek – B) hükümleri uygulanmalıdır.

Meydan Laroussa’da Andlaşma şu şekilde açıklanıyor: “Bir fiilin yapılması için iki kişi veya daha çok kimse arasında karşılıklı söz vermek.” Hukuki anlam: “ıki veya daha çok hükümet arasında imzalanan yazılı sözleşme”. Gümrük Birliği de, Ulusal Program da bu tanımlarla örtüşüyor.Bu sebeple her iki metni de TBMM’nin “Bir kanunla uygun bulması” gerekiyor.

Ansiklopedide şu açıklamalar da bulunuyor: “Bir antlaşma iki veya daha çok devletler hukuku üyesini, düzenlenecek meselede ortak hükümlerle bağlayan ve tarafların uyarlı hareketlerini kaydeden bir uyuşmadır.” Görüldüğü gibi taahhütleri içeren bütün uyuşmalar, iki veya daha fazla devletler hukuku üyesinin katılımı ile yapılmışsa bu bir antlaşmadır (veya anlaşma). “Gümrük Birliği” ve “Ulusal Program” gibi belgelerin ismi “anlaşma” olmasa da yapılan iş bir anlaşmadır. 90’ıncı md. gereğince, kanun değişikliklerini gerektirdikleri için, her ikisini de TBMM’nin “Bir kanunla uygun bulması” gerekiyor. Bu sebeple her iki anlaşmanın da geçerlilikleri tartışmalıdır.

Gözetilen Amaç (Aradıklarımız)

Avrupa Birliği üyeliğinin götüreceklerinin tartışılması; demokrasimizin ve insan haklarının gelişmesini istememek anlamında yorumlanmamalıdır.

1919 yılından bu yana evrimleşerek gelişen Türk Devriminin ve bunun dayanağı olan Atatürkçü Düşünce Sisteminin amacı; tam bağımsız, kayıtsız şartsız millet egemenliğine sahip, he’r çağda çağdaş demokratik yapı ve kişiye yönelik haklardır. Atatürk açıklanan bu amaçla kişiliğini özdeşleştirmiştir: “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.”

Bağımsızlığımızı, egemenliğimizi koruyarak demokratik yapımızda ve insan haklarında bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz gelişmeler; ülkemizin, toplumumuzun yaşadığımız üstünlüklerini ve doğu dünyasına örnek gösterilmesini sağlayan vazgeçilmez değerlerimizdir. Demokratik yapı ve insan haklarında katedeceğimiz geliş meler gelecekte de temel değerlerimiz olmaya devam edecektir. Anlatılmaya çalışılan şu: AB üyeliğine “hayır derken, bu büyüklüklerden ve güzelliklerden vazgeçmiyoruz. Sadece, Atatürk’ün kurduğu bağımsız, millete menliğine dayanan Cumhuriyetimiz ve ülkemizin bütünlüğü korunmaya çalışılıyor.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği ve gençliğe emanet ettiği bağımsız yapımız; ülkemizi ve ulusumuzu AB’nin tehditlerine, Batı’nın düşünce ve politikalarının bir aracı,hatta hastalığı olan emperyalist emellerine karşı güvence sağlayacak ilk engeldir. önlenmesi mümkün olmayan küreselleşmenin getirilerinden yararlanıp götürülerine karşı direnebilmek için de bağımsız olmamız gerekiyor, Sadece bağımsız bir Türkiye, AB’nin kendi amaçlarına gün ekonomik ve sosyal politikalarına karşı koyabilir. Bağımsızlığımızı koruyarak, AB dış politika yörüngesinnden ve yönlendirmesinden kurtulur; kendi bağımsız politikalarımızı yapar ve uygulayabiliriz.

Kısaca, varlığımızı korumamız ve gelişmemiz; AB politik vesayetindeki bir Türkiye ile değil, bağımsız Türkiye ile mümkündür.

AB’ne “hayır” demeyip, kapısında umutla beklediğimiz için seçenekli politikalar üretemiyoruz.

Aradığımız, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti korumak ve aynı zamanda her çağda çağdaş değerlere sahip olmaktır.

AB’ne üye Olma Beklentisinin Getirdiği Sorunlar

Türkiye’nin AB üye adaylığı ve gerçekleşirse üyeliği sebebi ile karşı karşıya kaldığı ve kalacağı sorunlar yedi başlık altında toplanabilir. Bu sorunlara güvenli yanıtlar bulmak zorundayız.

1. Katılım Ortaklığı belgesinde bulunan “Siyasi Kriterlerle” ilgili sorunlar:

Kıbrıs ve Ege’deki haklarımızın korunması; Türkiye’nin üniter yapısının, bütünlüğünün korunması; Göç sorunu…

Bölücülük konusundaki gelişmeler ve Kıbrıs çıkmazı AB’ye verilen tavizlerin eseridir. AB üyeliği yandaşları bu sonuçlarla öğünemezler.

2. Avrupa Parlamentosu ve diğer alt birimleri tarafından Türkiye hakkında alınan düşmanca kararlar. Bu kararların bir kısmı Ek A’ya çıkarılmıştır.

3. Ermeni iddialarmdaki gelişmeler ve Avrupalılar tarafından Bizans’a verilen can suyu.

4. 2500 yıldan daha uzun bir süre içinde, yeryüzünün zamanındaki bütün coğrafyalarında oluşan; bütün büyük kültürlerle gerçekleştirilen alış-verişlerle (çin, Hint, Orta Doğu, Anadolu, Avrupa… kültürleri) gelişen, zenginleşen; gizemli, görkemli, özgün kültürümüzün (Dil, tarih, din, sanat, folklor, örf-adet-gelenek, devlet yapısı, askerlik…) Avrupa kültürü içerisinde eritilmesi (bütünleşmesi, entegrasyonu).

5. AB’nin sosyal ve ekonomik sorunları ile dış politika ilke ve uygulamalarına ilelebet bağlı kalınacak olması.

6. Atatürkçü düşünce ve Türk Devrim uygulamasından (Tam bağımsızlık; kayıtsız, şartsız millet egemenliği… gibi) sapma ve ödün verilmesi.

7. Türkiye AB üyesi olduktan sonra zayıflatacakları, etkisizleştirecekleri ilk kurum; yüzyıllardır sıkıntısını çektikleri, bundan sonra da amaçlarına engel olarak görecekleri “Türk Ordusu” olacaktır.

Türk tarihinin ve ulusal yaşamamızın yönünü değiştirecek, beş bin yılda oluşmuş Türk Kültüründe dönüşüme sebep olacak böylesine büyük bir karar, Avrupa Parlamentosunda parlamenter olmak gibi, kişisel siyasi amaçlara mahkum edilmemeli, edilememeli.

Bazı Güncel Sorunlarda Durum

Bu yayında öncelik ve ağırlıkla, ülkemizle ilgili güncel (real politik) ve yaşamsal sorunlar ele alınmış, aşağıya bu konuların bir kısmı hakkında kısa sonuçlar çıkarılmıştır:

AB’nin ilk ve ana dayanağı olan Roma Anlaşmasının 3 üncü Md. C. fıkrasına göre: “Kişiler, hizmetler ve sermayelerin serbest dolaşımına ilişkin engellerin kaldırılması” gerekmektedir. Bu hüküm Avrupa Birliğini var eden temel ilkedir. Kuzey Kıbrıs ile Güney Kıbrıs arasında varılacak anlaşmaya bu ilkeye aykırı olarak konulacak her türlü hüküm; Kuzey Kıbrıs ister güney Kıbrıs ile isterse Türkiye ile birlikte AB üyesi olsun; Avrupa Parlamentosu, Konsey veya Adalet Divanı tarafından iptal edilecek, kuzey ve güney arasındaki hudut kaldırılacak; bu durum KKTC’nin ve orada yaşayan 200 bin insanımızın sonu olacaktır.

Katılım Ortaklığı belgesi; Ege Denizi ile ilgili sorunların (sınır sorunları) görüşmeler yolu ile 2004 yılına kadar çözülmemesi durumunda, sorunun Adalet Divanına götürülmesini öngörmektedir. Yunanistan da bunu istiyor: Biliyorlar ki, konu Adalet Divanına gittiği takdirde sorun Yunanistan lehine 15-0 karara bağlanacaktır. AB muhipleri, böyle bir karar karşısında Türk Kamuoyu önünde kendilerini nasıl savunacaklar? özür dilemeleri yetmez.

Türkiye’nin bütünlüğünü, ulusumuzun birliğini boğacak birçok öneri Katılım Ortaklığı içindeki üyelik şartları arasında bulunuyor, AB organları ve görevlileri her fırsatta bu ölçütleri Türkiye’nin önüne koyuyorlar.

AB bugüne kadar çeşitli girişimleri sonucunda, bütünlüğümüzü ve birliğimizi tehlikeye sokan bir yığın gelişmeye sebep olmuştur.

Birçok ulusal parlamento sözde Ermeni Soykırımı’nı kabul etmiştir. Avrupa Parlamentosu onlardan bir adım ileri giderek, soykırımın varlığını kabul etmiş, ek olarak Türkiye’nin de kabul etmesini karara bağlamıştır. Bu karar konuyu ikinci aşamaya taşımıştır. Bundan sonraki aşamalar tazminat ve toprak talebidir. üye olmamızdan sonra bu aşamalarla ilgili kararlar sürpriz olmayacaktır. Bu da bir AB getirişidir.

ılki 1929’da, 19’uncusu 1998’de Boğaziçi üniversitesinde, 20’ncisi 2001’de Fransa Cumhurbaşkanı J. Chi-rac’m başkanlığında Paris’te yapılan Bizans toplantıları kulislerinde; Fener Rum Ortodoks Kilisesi yerine; Aya-soiya Müzesi Merkez, ıstanbul Surları hudut olan bir Rum Ortodoks Devleti’nin kurulması; Sultan Ahmed Camisi yıkılarak altındaki Bizans kalıntılarının gün yüzüne çıkarılması görüşülüyor. Anadolu’daki eski – yeni bütün kiliseler canlandırılmaya çalışılıyor. Bütün bu girişimler, AB üyesi Türkiye’de çok daha kolay ve başarılı şekilde uygulanacaktır.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in AB üyeliği sonunda uğrayacağı kayıplar kendi bölümünde geniş şekilde işlenmektedir.

AB’nin Gelişme Yönü

AB’de gelişme; a. derinleşerek b. yaygınlaşarak sürdürülüyor.

Kurumlar yeni yetkilerle donatılırken, üyeler arası bağları güçlendirici önlemler alınarak içerik destekleniyor. Aynı zamanda yeni üyelerle kapsam yaygınlaştırılıyor.

şüphesiz ki gelişmenin en önemli ayağı mali sorunlar: Bütçeye, üye ülkelerden her birisinin ne kadar katkıda bulunacağı; bölgesel politikalara kaynak ayrılması; yeni üyelerin sebep olacağı ek giderler; tek para’nın getireceği sorunlar, ıngiltere, ısveç ve Danimarka’nın para birimine dahil olmaması; Euro’nun dolar karşısında 1.17’den 0.89’a değer kaybı, tarım alanında çözümsüz sorunlar, ekonomiyi etkileyen sosyal tepkiler (Grevler vb.); göç sorunu… gibi zaman içinde ve AB genişledikçe çoğalacak bir yığın dert, iç ve dış tartışmalara, sürtüşmelere sebep olacaktır. Bu sorunları sayfalarla uzatmak mümkün.

Herhalde günümüzdeki en önemli sorunlardan ikisi; kaybedilen uluslararası etkinlik ve henüz askeri güce sahip olunamamasıdır. Alman Başbakanı Gerard Schroder çare olarak federatif sisteme geçişi öneriyor. Bu öneri, Maastricht’te alınan “Avrupa Parlamentosu ve diğer AB birimlerinin yetkilerinin artırılması” kararının uygulamaya konmasını gerektiriyor.

Nice toplantısında, Avrupa Parlamentosunun yetkilerinin Avrupa Konseyi yetkileri ile eşitlenmesi kararma değinilmişti. Avrupa Konseyi’nin bir senato haline getirilmesi öneriler arasında bulunuyor. Merkezi AB birimlerinin yetkilerinin artışı, üye ülkelerin bağımsızlık ve egemenliklerinin gerilemesini getirecektir.

AB’nin Geleceği ile ılgili Göstergeler

En az araştırdığımız konu Avrupa’dır.

Avrupa 21’inci yüzyılda, geçmiş yüzyılların Avrupası ile aynı değil. Avrupa dışı dünya da eskisinden çok farklı.

Avrupa’nın egemenlik ve sömürüsünden kurtulmuş, değişmiş, gelişmiş başka bir dünya var. AB’nin hesaba katması gereken; ABD, çin, Japonya, Afrika, Orta Doğu, Güney Doğu Asya… gibi değişik yapılarda güçler oluştu. Bunlar artık, Avrupa’nın hizmetinde değil; bir anlamda tam karşısındalar. Avrupa ise, 20’nci yy.da yaşadığı iki dünya harbinde ve soğuk harpte çok ciddi kayıplara uğradı.

Birçok Batılı araştırıcı Avrupa’nın geleceğini çok parlak görmüyor. Bu konu ilk kitapta “Avrupa Tükeniyor mu?” başlığı altında ele alınmıştır. Konu çok içerikli ve kapsamlı. Düşünmeye davet için, bu yayında Avrupa’nın geleceğini etkileyebilecek konuların sadece başlıklarının sayılması ile yetinilecektir.

o AB kendisine hayat ve güç veren; bir anlamda kimliğinin bir parçası haline gelen bütün sömürgelerini kaybetmiştir. önemli ve yeterli hiçbir stratejik kaynağa sahip değildir.

Ham madde, ucuz işçi ve pazar ihtiyacı içinde bulunuyor. Bu üç eksik, AB için her dönemde ve her koşulda ciddi sorunlar yaratacak önemde alanlar.

o AB’nin noksanlarını gidermesi; petrol ve diğer stratejik kaynaklara yeterli miktarda, uygun fiyatlarla ulaşabilmesi için, ABD’nin dünya üzerindeki emperyalist etkinliğine ihtiyacı devam ediyor. Bu desteğin devamlı ve garantili olacağı varsayılamaz.

o AB henüz NATO olanakları dışında askeri güce sahip değildir. Terör ve güvenlik alanında ABD’nin varlığı AB için önemini uzun süre korumaya devam edecektir.

o AB’nin dış politika ilkeleri belirginleşememıştir. o AB’nin kuruluşundan önce, Avrupalı ülkeler arasındaki rekabet, konu ve alan olarak daha yaygındı. Avrupa’daki olumlu gelişmelerin sebeplerinden birisiydi. örnek olarak silah sanayiindeki yarışma, teknoloji ve endüstrinin gelişmesinde itici bir etki yaratıyordu.

Bugün AB içindeki rekabet, aynı yasal ortama ve aynı koşullara bağımlı oldukları için daha durgun, heyecansız olmakta, rekabet birbirlerine engel olma şekline dönüşebilmektedir.

o AB içinde, çeşitli alanlarda üyeler arasındaki farklı uygulama, onların deyimi ile çok vitesli sistem (yönetimde farklı temsil, para birliğinde ve gümrüklerde üyeler arasında farklı uygulama…) ve kültür konularında giderilemeyen ayrılıklar yeni sorunlara kaynak olabilecek yapı özellikleridir.

o Almanya’nın artan etkinliği, belirleyici, yönlendirici davranışları ayrıca AB içindeki gruplaşmalar sorun kaynakları olabilir.

o ısteğini yitirmiş AB odağında, tarihi hırsları depreşmiş Almanya’nın tutumu ve girişimleri birliğe zarar verebilir.

o Avrupa’nın yapı ve gelenek olarak emperyalist uygulamalara bağımlılığının yaratacağı sorunlar göründüğünden daha ciddi kayıplara sebep olabilir.

o Yeni üyelerin ekonomik, sosyal ve politik külfetleri olacaktır.

o AB’nin geleceği ile ilgili olarak, ABD ile karşılaştırmalı rakamlar Radikal gazetesinde (19 Mart 2001) yayımlanmıştır:

Milli gelirden bilgi ve iletişim teknolojisine ayrılan pay: ABD % 8.6; AB % 6.1.

ınternete bağlı ilk okul oranı:ABD % 95; AB %45 Bilgisayara sahip olma: ABD % 52; AB% 25

Patent çıkarma giderleri: ABD’nin AB’den 15 kat fazla

Yeni kurulan şirketlere katılım: ABD’de AB’den 3 kat fazla

ışsizlik oranı: ABD % 4, AB % 9

AB’nin sorunlarım artıran, çapraşık ve karmaşık duruma sokan konuların sayısı elbetteki çok daha fazla.

Vurgulanmaya çalışılan; üyesi olmak için çırpındığımız Avrupa Birliğini yeterince tanımadığımız; gelişme yönünü ve eğilimini dikkate almamamız.

şurası kesin ki; Avrupa 18-20’nci yy.ların Avrupa’sının yerinde ve etkinliğinde değil. Mevcut yapısı, olanakları ve gelişen diğer evrensel güç odakları sebebiyle eski etkinliğine kavuşması da beklenmemelidir.

Avrupa yardım istenecek değil, yardım edilmesi gereken bir geleceğe eğilimli görünüyor.

Avrupa’nın bugün sahip olduğu bilgi ve deney birikimi, sosyal disiplin, sermaye birikimi, girişimci ruh; kaybedilmesi mümkün, değişken unsurlar olarak düşünülmelidir.

Avrupa Birliğinde Belirsizlikler

AB içinde, bazı yayınlarda “çok viteslilik” olarak adlandırılan ve farklı hıza sahip üyelerin farklı aşamalarda olabileceğini anlatan bir uygulama, bir yönü ile belirsizlikler yaşanmaktadır.

üyelik Durumları Arasındaki Farklar:

Tam üyeler: Almanya, Fransa, ıngiltere, ıtalya, ıspanya, Hollanda, Belçika, Portekiz, Yunanistan, Lüksemburg, ısveç, Danimarka, Avusturya, Finlandiya, ırlanda.

Resmi üye Adayları

: ıleri görüşme aşamasında olanlar: Polonya, Macaristan, çek Cumh., Malta, Güney Kıbrıs, Estonya.

Görüşmeye Yeni Başlanılan üye Adayları: Slovakya, Slovenya, Romanya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan.

Türkiye’ye Katılım Ortaklığı verilmiş ve Türkiye Ulusal programı hazırlamıştır.

Kararsızlar: ısviçre, Norveç, ızlanda.

Bekletilenler: Hırvatistan, Bosna-Hersek, Yugoslavya, Arnavutluk, Makedonya, Moldova.

Belirsiz ülkeler: Rusya, Ukrayna, Belarus, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan.

Tek Para Birimine Geçiş Farklılıkları

: Euro’ya geçenler: Fransa, Almanya, ıtalya, ıspanya, Hollanda, Belçika, Portekiz, Yunanistan, Lüksemburg, Avusturya, Finlandiya.

Eııro’ya Geçişini Erteleyenler: ıngiltere, ısveç, Danimarka.

Nice Zirvesinin Getirdiği Uyumsuzluklar:

Nice Zirvesi üyelerin AB yönetimindeki temsil oranlarını belirleme işlevi sebebiyle zor geçmiştir. Almanya ve diğer ağırlıklı ülkeler, 2010 yılından önce katılım oranlarını belirleyerek, ileride doğabilecek tartışmaları önlemiş oldular.

Bu toplantıda AB’nin 2010 yılındaki üye sayısı da belirlenmiştir.

üye sayısı, 12 aday ülkenin katılımı ile sınırlanmıştır. Türkiye adaylar arasında bulunmamaktadır. Türkiye’nin 2010 yılından sonraki durumu hakkında da bir açıklama yoktur. Bir ara, AB dönem başkanı Fransa Dışişleri Ba-kanı bir açıklama yapacağı duyurulmuş, fakat gerçekleşmemiştir. Onun yerine Fransa Meclisi Dışişleri Komisyon Başkanı François Loncle “Tarihi ve coğrafi özellikleri dikkate alınınca Türkiye AB’ye hiçbir zaman giremez” demiştir.

Nice kararları 2010 ve sonrası içindir ve bu kararlar içinde Türkiye yoktur. Türk yetkililer kararın değiştirilmesi için, AB dış kapı eşiğinin önünde bekleşiyorlar. Olan bizim ulusal onurumuza oluyor.

Avrupa Komisyonunda Temsil;

2005 yılına kadar her üye ülkenin komisyonda bir temsilcisi olacak: Almanya, ıngiltere, Fransa, ıtalya 30’ar oyla en yüksek hakka sahipler. Malta, Lüksemburg, Kıbrıs Rum kesimi 3’er oy ile en az oy hakkına sahip bulunuyorlar.

Toplam oy sayısı 321, nitelikli çoğunluk 231(% 71.9) olacak.

Komisyon başkanlarını Avrupa Parlamentosu belirleyecek.

Avrupa Parlamentosu Komisyon başkanı’nın yetkilerini artırabilecek, Komisyon başkanı bir üyenin görevine son verebilecek.

Konseyde Temsil

Halen 87 olan üye sayısı 12 aday ülkenin katılımı ile 345’e yükselecek. Nitelikli oy çokluğu: 255 oy (%74.6).

üyeler: Almanya (29), ıngiltere (29), Fransa (29), ıtalya (29), ıspanya (27), Hollanda (13), Yunanistan (12), Belçika (12), Portekiz (12), ısveç (10), Avusturya (10), Danimarka (7), Finlandiya (7), ırlanda (7), Lük-semburg (4).

Adaylar: Polonya (27), Romanya (15), çek Cumhuriyeti (12), Macaristan (12), Bulgaristan (10), Slovakya (7), Litvanya (7), Letonya (4), Slovenya (4), Estonya (4), Kıbrıs Rum kesimi (4), Malta (3).

Avrupa Parlamentosunda Temsil.

Nice toplantısında alacağı kararlar tavsiye niteliğinden çıkarılarak “Konseyinkilerle” eşit düzeye getirildi.

Mevcut 626’üye sayısı, adayların katılımı ile 738’e yükselecek (Parantez dışındaki rakamlar bugünkü mevcutları, parantez içindeki rakamlar l Ocak 2004 yılından sonraki mevcutları gösteriyor): Belçika 25 (22), Danimarka 16 (13), Almanya 99 (99), Yunanistan 25 (22), ıspanya 64 (50), Fransa 87 (72), ıtalya 87 (72), ırlanda 15 (12), Lüksemburg 6 (6), Hollanda 31 (25), Portekiz 25 (22), ıngiltere 87 (72), Avusturya 21 (17), Finlandiya 16 (13), ısveç 22 (18). Toplam 626 (535). Adaylar ile toplam 732 üye olacak.

Adayların Parlamenter Sayısı: çek Cumhuriyeti 20, Macaristan 20, Polonya 50, Romanya 33, Bulgaristan 17, Estonya 6, Letonya 8, Litvanya 12, Slovenya 7, Slovakya 13, Güney Kıbrıs 6, Malta 5.

Görüldüğü gibi AB içindeki birçok konuda, üyeler arasında farklılık yaratılmıştır. Bu farklılıkların nasıl bir gelişme göstereceği, hangi sonuçlarla karşılaşılacağı bilinmiyor.

AB’de Halktan Kopuk Gelişme

AB’deki kararların halkın katkı ve katılımına olanak vermeden alınması eleştirilere sebep oluyor.

Avrupa kamuoyunun bazı çevrelerinde “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” görüşü yayılıyor.

Europen Voice gazetesi “AB vatandaşlarının görüşlerinin dikkate alınmadığı kanısında olmaları çok ciddi sorun yaratıyor” şeklindeki tesbitinden sonra, “AB anlaşma, tüzük ve yönergelerinin halkın anlayacağı dilden olması gereği üzerinde” duruyor ve “Herşeyden önce kamuoyuna saygı ve vatandaşa görüşlerinin dikkate alındığının gösterilmesi gereğini” vurguluyor.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontain’e göre “Hazırlık yapılmaksızın euro’ya geçiş halk ayaklanması bile çıkarabilir.”

Göteborg’daki liderler zirvesinde küreselleşme karşıtlarının yaptıkları gösterilerin değerlendirilmesi isteniyor.

Türkiye’de kamuoyu tamamen dışlanmıştır. ön sözde bir örnek olarak Ulusal Program’ın nasıl gizlilik içinde hazırlanıldığına değinilmişti. Kaldı ki, bazı çevrelere göre 90 bin, bazı çevrelere göre 120 bin sayfa olan AB mevzuatı, bugün (2002) Türkçeye çevrilmemiştir. Sadece halk değil, bizi apar topar 12 yıldızlı AB bayrağı altına toplamaya çabalayan, kararlar alan yöneticilerimiz de bunlardan habersiz.

Ortak Kültür Unsurlarında Gelişmeler

Bazı yetkililerin “Bugün AB’yi kurmaya başlasak, kültürden başlardık” dediklerine önceki yayınlarda da yer verildi.

Uluslararası birlik kurulmasında; birleşen coğrafyanın oluşturduğu bütünlük ve kültür unsurlarında ortak değerlere sahip olunması olmazsa olmaz koşullardandır.

AB oldukça güçlü bir coğrafi bütünlük içeriyor. üç tarafı, Kara Deniz’i de dikkate alırsak daha fazlası güvenli sınırlara dayalı. Bu bütünlük birliğin zaman içinde güçlenmesine katkıda bulunacak bir değerdir.

Kültür unsurlarından ortak değer olarak Hıristiyanlığın öne çıkarılmasına çalışıldığı ve bu konuya büyük özen gösterildiği görülebiliyor. Avrupa Birliği bayrağının Hıristiyanlıkla ilgili bazı ilkeleri simgelediği ilgili bölümde açıklanmaktadır. AB on iki yıldızı kağıt Euro’lara da, madeni Euro’lara da konmuştur. Böylece AB, Hıristiyanlık etrafında kuvvetli bir birlik sağlamaya, ortak kültür unsurlarını din unsuru yolu ile güçlendirmeye çalışıyor.

AB ortak kültür unsurlarında en fazla sorun olan, dil farklılıklarıdır. Avrupa’da nüfusun yarısı ikinci bir dil biliyor. Her üç Avrupalıdan birisi ıngilizce biliyor, Fransızca % 15, Almanca % 9, ıspanyolca % 5 ikinci dil olarak biliniyor. Doğu Avrupa’da Rusça bilenler fazla. AB tercüme işlerine yılda 300 milyon dolar harcıyor. Sorun ortada.

AB içinde, diğer kültür unsurlarında ekonomik, politik, sosyal entegrasyon sebebiyle ortak değerlere ulaşılması, zaman içinde çözülebilir. Fakat siyasi, özellikle ekonomik rekabet konusunda, uyumlu ortamın korunması kolay olmayacaktır.

Türkiye coğrafyasının, Avrupa coğrafi bütünlüğünü tamamlamadığı görülebiliyor. Türkiye’nin coğrafi konumunun taban oluşturduğu Türkiye jeopolitik konumu, AB için bazen çözümsüz sorunlar taşıyacaktır. örnek olarak Türkiye’nin Kafkasya, ıran, Irak, Suriye, Orta Doğu, Orta Asya, Rusya gibi ülke ve bölgelerle ilgili sorunları, büyük ölçüde AB sorununa dönüşecek. Avrupa’nın böyle bir sonucu üstlenmesi kolay değil.

Türkiye’nin üye olması AB’ni en fazla kültür alanında yeni karar ve çalışmalara yönlendirecektir.

Türkiye ise, büyük ve gizemli kültürümüzün AB kültürü ile entegrasyonu sonucu, kültür boşluğu (Cultural lac), kültür yozlaşması ve kültür erozyonu ile karşı karşıya kalacak, ve bunlarla başetmeye çalışacaktır. Büyük olasılıkla Türk yetkililer bu konuyu da kendi başına, kendi haline, başıboş bırakacaktır.

Bizi Ne Kadar ıstiyorlar?

önceki yayına, Fransa eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing; CDU (Alman Sosyal Birlik Partisi) eski başkanı ve eski Başbakan Kohl’ün; aynı partinin Avrupa politikası sözcüsünün; Almanya eski başbakanlarından Helmuth Schmith’in… Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan sözlerinden alıntılar yapılmıştı. Bu tür açıklamalar ne yazık ki durmuyor. Bizim yöneticilerimiz ve bazı çevrelerimiz bu ağır sözleri anlamak istemiyorlar, hafife alıyorlar, topluma önemsiz göstermeye çalışıyorlar.

H. Kohl, Avrupa Halk Partilerinin (ETP) Berlin’deki 14’üncü Kongresinde; Avrupa Birliği’nin Hristi-yanlık değerlerinden vazgeçmemesi gerektiği üzerinde tekrar durmuş, Avrupa’nın Antik Hümanizm ve Hristi-yan dünya görüşü temelleri üzerinde kurulduğunu tekrar etmiş, şunu söylemiştir: “Hristiyan dünya görüşü ve Hris-tiyanlık değerlerinin olmadığı bir Avrupa benim Avru-pam değildir.”

Zirve toplantısı sebebiyle Nice’de bulunan Fransa Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı François Loncle “Tarihi ve özellikleri dikkate alınınca Türkiye AB’ye hiçbir zaman giremez” demiştir.

Almanya’nın eski başbakanlarından Helmuth Sch-mith, ilk yayına alınan konuşmasından sonra “Avrupa ‘nını Kendini ıdamesi – 21’inci Yüzyıl ıçin Perspektifler” isimli bir kitabı yayımlamıştır.

H. Schmith bu defa Türkiye’nin AB üyesi yapılmaması hakkındaki görüşlerine gerekçeler göstermiştir. “Türkiye’nin nüfusu, şu anda 65 milyon, 35 yıl içinde bu sayı 100 milyona çıkacak. 21. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye’nin nüfusu Fransa ve Almanya’nın toplamı kadar olacak. Türkiye’yi AB’ye almak isteyenlerin bu rakamları akıllarında tutmaları lazım.” “Türkiye’nin Suriye, ıran ve Irakla sınırı var ve Yunanistan ile yüzyıllardır sürtüşmektedir ki bu sürtüşmenin tek sebebi Kıbrıs değildir. Türkiye bölgede kendi çıkarları olduğu için Ortadoğu’da yaşanan her savaşa endirekt de olsa katılmıştır.”, “Türkiye ile Rusya arasındaki yüzyıllardır süren kin, özellikle Orta Asya’daki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması sonrası, her an yeniden canlanabilir.” “Türkiye’nin AB’ye alınması bağlamında gözden kaçırılmaması gereken önemli kültürel farklar da var.” “Türkiye ile Avrupa arasındaki kültürel farklar, Rusya ve Ukrayna ile aramızdaki farklardan çok daha derindir.” “Aslında Türkiye’ye karşı açık kartlarla oynamak yerinde olurdu.”

ıngiliz The Guardian gazetesi 11 Eylül 2001’de ABD’nde gerçekleştirilen terör olayını “11 Eylül 1683″te-ki Viyana yenilgisinin Müslümanlar tarafından alınan intikamı olarak değerlendirmiştir. Gerçek bir fikir çirkinliği ve sosyal cehalet.

Bütün bu yetkililerin söylediklerine ve bazı araştırmalara göre, Avrupalıların sadece % 30’undan daha azı tarafından desteklenmesine rağmen, Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşirse; AB üyesi olarak ne tür zorluk, dışlama, aşağılama, horlama ile karşı karşıya kalacağımızı, çok zaman yalnızlığa itileceğimizi, her zaman “öteki” muamelesi göreceğimizi, kulis oyunları ile Türkiye üzerindeki her tür emellerini gerçekleştirmeye çalışacaklarını ve gerçekleştireceklerini düşünmeliyiz.

Bütün bu kötü sonuçlar; elbetteki, bildikleri yabancı dile güvenerek, Avrupa Parlamentosunda üye olmayı umanların hayallerinin yanında küçük kalıyor.

15 üye ülkede yapılan kamuoyu yoklamasında, aday ülkelerden hangilerinin üyeliğinin istendiği sorulmuş ve şu sonuçlar alınmıştır: Norveç’i isteyenler % 70, ısveç’i % 69, Malta’yı % 50, Kıbrıs’ı % 44 (Kuzey Kıbrıs ile birlikte), Türkiye en az istenen ülke (13’üncü) % 30.

Türkiye AB ilişkileri bağıtlı olarak 40 yıla ulaşmıştır (1963 Ankara Anlaşması). Başka Jıiçbir ülke ile üye olmadan yapılmayan; üye adaylarına uğrayacakları kayıpları telafi için büyük yardım yapılan gümrük birliği, Türkiye ile gerçekleştirilmiştir. Bütün bunlara rağmen Türkiye, aralarında soğuk harpten sonra Varşova Paktı üyelerinin de bulunduğu 12 aday ülkeden daha avantajsız ve olumsuz bir konumda, AB’nin eşiğinin dışında bekletilmekte, zaman zaman horlanmakta, zaman zaman birşey-ler verilmektedir.

Nice zirve toplantısında; AB’nin 2010 yılına kadarki yapılanması kararlaştırılmış; üyelerin ve aday ülkelerin yeniden yapılanma içindeki yerleri; Avrupa Parlamentosu, Komisyon ve Konsey içindeki kontenjanları belirlenmiştir. 2010 yılında nihayetlendirilecek bu yapılanmada Türkiye’ye hiç yer verilmemiştir. Kararlarda AB’nin 2010 yılından sonraki genişlemesi hakkında da hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, bizim AB üyeliği yanlısı yetkililerimizin girişimi ile, Türkiye’nin bağımsızlığını veya başka sistemler içerisinde olmasını istemeyen AB yetkililerinin oluru ile, “AB’nin genişlemesine dair deklarasyonun” l’inci sayfasına şu dipnotun ilave edilmesine karar verilmiştir: “Bu tablolar sadece katılım müzakerelerine fiilen başlanmış olan aday ülkeleri gözönüne almakta dır.” Türkiye’de bu ifadeye dayanarak AB üye adaylığı canlı tutulmaya çalışılıyor. Nice kararlan incelendiği zaman Türkiye’ye resmen “Hayır” dendiği anlaşılabilir.

AB Türkiye’yi diğer 12 aday ülkeden ayırmış, tanı üyelik müzakereleri kapsamına bile almamıştır. Diğer 12 aday ülkenin AB içinde sindirilmesi 2010’dan çok sonra mümkün olabilir.

AB içinde genişlemeden sorumlu Verheugen, katılım müzakerelerinin; Türkiye siyasi kriterleri yerine getirmeden başlayamıyacağını vurgulamaktadır. Bu açıklama; Kıbrıs’tan, Ege’den vazgeçmeden, Türkiye’nin bölünmesi ve Bizans’ın canlandırılması için gerekli ortam oluşmadan Türkiye ile müzakere yapılmayacağı şeklinde anlaşılabilir.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Dr. Hans, ıohaim Vergau “Türkiye’nin tam üyeliğinin AB’nin kimliğini büyük ölçüde değiştireceği açıktır. Türkiye hiçbir aday grubuna sığmamaktadır.” demiştir.

Aynı görüş birçok Batılı yetkili tarafından yaralayıcı şekilde defalarca açıklandı.

AB’nin Türkiye’den ne istediğini, en iyi olarak AB Konsey temsilcisi Bayan Karen Fogg’un faaliyetlerinden çıkarabiliriz. Avrupa Parlamentosu kararları (Ek -A), Karen Fogg’un çalışması ve amaçları ile örtüşüyor; birbirlerini doğruluyor ve birbirlerini tamamlıyorlar. Bunlar ortak olunması düşünülen bir ülkeye reva görülmemeli. Ek- A’da bir kısmı açıklanan Avrupa Parlamentosu kararları, AB yetkililerinin çirkin ve haksız açıklamaları karşısında sessiz kalmamış, ulusal onurumuz korunma-mıştır. Türkiye istenmeyen ortak olarak ebedi üye adayı durumundadır. “Hayır” diyecek cesaret gösterilemiyor.

AB üyeliği’nin Seçenekleri

Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye açısından sakıncaları söylendiği zaman genellikle aynı soru ile karşılaşılıyor:

AB üyeliğinin seçeneği (alternatifi) ne? Veya; AB değilse ne?

Soru çoğunlukla kendilerinin belirlediği seçeneklerle tamamlanıyor: Bağdat mı? Kumları petrol bulaşığı Orta Doğu çölleri mi?… Bu kinayeli cevaplar; cevap şeklindeki sorular yanlış.

Karşı karşıya bulunduğumuz durum iki seçeneklidir:

1. Türkiye’nin AB üyesi (eyaleti) olması.

2. Atatürk’ün kurduğu; tam bağımsız, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı ulusal Türk devletinin korunması.

AB üyeliğinin eyalet olarak nitelenmesinin sebebi bu yayının bütününde veriliyor: Atatürkçülüğün Sonu; Katılım Ortaklığı Tuzakları; Bizans’a verilen Can Suyu; Gümrük Birliği mi, Müstemleke Anlaşması mı? ve Ek -A.

Aranan ve sorulan, aslında dış politika seçenekleridir.

Türkiye AB üyesi olursa, AB dış politikaları dümen suyunda politikalar üreteceğiz. Seçeneksiz, rahat ve kolay bir dış politika çizgisi olacak. AB’nin amaçlarına yönelik davranışlar sergileyeceğiz. AB’nin dış politika seçenekleri üzerinde ciddi bir etkide bulunabilmeyi beklemememiz gerekir.

ıkinci durumda; Türkiye’nin Atatürk’ün kurduğu, tam bağımsız, kayıtsız şartsız ulus egemenliğine dayalı ulus devlet niteliğimizi korumamız halinde; devamlı olarak değişecek ve gelişecek dış politika seçeneklerine sahip olacağız.

Türkiye coğrafyasının, Türk tarihinin, Türk kültürünün özellikleri Türkiye’ye başka hiçbir ülkeye nasip olmayacak kadar çok seçenek sunar: Türkiye; ABD ile, AB ile, Rusya ile, Orta Asya ülkeleri ile, Alt Kıta ülkeleri ile Orta Doğu ile, Kafkas ülkeleri ile… zaman içinde şartlan değişen ve gelişen politik ilişkiler kurabilir. Karadeniz Ekonomik ışbirliği (KEıB), Ekonomik ışbirliği Teşkilatı (ECO-EKıT), ıslam Konferansı, Türk Dünyası, Güney Doğu Avrupa ışbirliği (Balkanlar, GAıB)… gibi kuruluşlar da etkili – etkisiz birer seçenektir.

AB üyesi olsak da Avrupa bize birşey vermeyecek, bizim için birşey yapmayacaktır. Türk Devriminin de amacı olan her çağda çağdaş olma hedefine ancak kendi çalışmalarımız ve kendi gücümüzle ulaşabileceğiz.

AB üyesi olmayıp bağımsız kalmamız halinde AB ile olan ilişkilerimiz; AB üyesi olmamız durumundan çok daha sağlıklı olacaktır.

1. BöLüM

ATATüRKç ü LüK SON LANDIR I LIYOR

Atatürkçü Düşünce Sistemi; ıstiklal Harbini, istiklal Harbi sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyetini, öncesi Türk Toplumunu şekillendiren, belirleyen bütün olayların, bütün olguların düşünce tabanını oluşturur.

Kurulan devleti ve toplumu büyük ölçüde yeniden inşa eden Atatürkçü düşünce sistemi; vazgeçilemez, paylaşılamaz, zayıflamasına göz yumulamaz ilkelere dayanır. Bu ilkeler aynı zamanda kurulan devletin ve toplumun kimliğini belirlemektedir.

Toplumların seçip benimsedikleri düşünce sistemleri; en etkili kültür unsuru değeri kazanırlar ve diğer bütün kültür unsurlarını şekillendirirler.

2876 Sayılı Kanunun 6’ncı Md..b fıkrası gereğince “Milli Kültür Unsurlarını tespit etmek” görevi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Yüksek Kuruluna verilmiştir.

Atatürk Kültür Merkezi tarafından oluşturulan bir “Bilim Kurulu” Türk Kültür Unsurlarını tespit etmiş ve Başbakan’ın başkanlığında toplanan “Yüksek Kurul” tarafından onaylanmıştır.

Onaylanan listede Atatürkçülük birinci kültür unsuru olarak (Toplumu oluşturan temel düşünce sistemi) belirlenmiştir.

Konu ile ilgili yayının ön Sözünde şu açıklama bulunmaktadır.

“Atatürkçü Düşünce, milli kültür unsurları arasında özel değeri ve önemi olan bir konudur. Her şeyden önce, Atatürkçü Düşünce, Türk Milletinin tarihten çıkardığı bir sonuçtur, bir düşünce ürünüdür. Türk Milletinin tarihi gelişmeler içindeki birikimi Atatürkçü Düşünce’yi ortaya çıkarmıştır. Bağımsız devletimizin kuruluşunun, milli egemenliğe dayanan özgürlüğümüzün, modernleşmeye açık laik zihniyet yapımızın kaynağını oluşturan Atatürkçü Düşünce Sistemi tümüyle Türk milli hayatının gereklerini belirlemektedir. Atatürkçü Düşünce, Türk milli hayatının olduğu kadar, Türk milletinin geleceğinin de her türlü tehlikelere karşı bir teminatıdır.”

“Atatürkçülüğü anlamadan Türk devlet ve toplum yapısını, düşünce ve davranışlarımızı belirlemek mümkün değildir. Atatürkçülük bağımsız kültür unsurlarımızdan biridir. Diğer bütün kültür unsurlarım etkilemiştir ve diğer bütün kültür unsurlarımızı şekillendirmeye devam etmektedir…”

Türk devleti ve toplumu millet egemenliğine dayandırılmış, bağımsız olarak yapılandırılmıştır.

Atatürkçülüğün, Atatürkçü düşünce sisteminin dayanak ve aynı zamanda kaynakları olan ilkeler, Avrupa Birliği’ne üye olmamız halinde büyük ölçüde kayıplara uğrayacak, toplum ve devlet üzerindeki etkinliklerini yitirecekler.

Atatürk’ün; devletin ve toplumun kuruluş harcına koyduğu, millet egemenliğinin ve bunun vazgeçilmez, doğal koşulu olan bağımsızlığın AB birimleri ile paylaşılması; bu erdemli özelliklerden yoksun kalacak olan ülkemizi Avrupa Birliği’nin bir eyaleti durumuna sokacaktır.

AB üyesi olduktan sonra uymak zorunda olduğumuz yasaların önemlilerini; her vesile ile Türk düşmanlığını açığa vurmuş olan Avrupa Parlamentosu yapacak ve biz uygulamak zorunda kalacağız. Bunlara ek olarak, Türkiye’ye karşı daima çifte standart (iki yüzlü davranış) uygulayan Avrupalıların, Avrupa Birliğinin uygulama organlarının, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyinin kararları Türk Hükümetinin kararlarının önüne geçecektir.

Atatürk’ün kurduğu ve bize emanet ettiği “Cumhuriyet” yukarıda açıklanan köle yapılı Cumhuriyet değildir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayanır ve tam bağımsızdır.

Avrupa Birliği üyesi olmamız halinde Atatürk’ün kurduğu kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı bağımsız cumhuriyetimiz mahiyet (nitelik, vasıf, öz, asıl, esas..) değiştirecektir.

Egemenliğin karşılıklı devredileceği doğru. üzerinde durduğumuz iki husus var:

Birincisi; AB üyesi olan Türkiye, tarihi ve kültürel sebeplerle, AB içinde daima “öteki” (hasım) işlemi görecek, her konuda kulis oyunları ile, “Doğu Sorunu” ve “Megali idea” amaçlan yönünde yok oluşa doğru götürülecektir.

ıkincisi; bu Anayasal değişikliklerden sonra, artık, TC. Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve kayıtsız şartsız millet egemenliğine sahip özellikleri taşımayacak. Bağımsızlık ve egemenliği AB ile paylaşmak ve aynı zamanda Atatürk’e ve ilkelerine bağlı olmak mümkün değildir. Bu iki hal birbirine karşıdır.

Avrupa Birliği yetkili birimlerinde, henüz üye dahi olmadığımız halde Türkiye aleyhine alman kararlar Türk-ış tarafından yayımlanan Ek-A’daki “Avrupa Birliği Türkiye’den Ne ıstiyor” isimli broşürde yayımlanmıştır.

Türkiye hakkında alınan kararların içeriği ve üslubu ulusal onurumuza saldırı düzeyindedir. Bu suçlamalara Türk Hükümetinden, TBMM’nden, Adalet organlarımızdan, kısaca yasama, icra ve yargı güçlerinden hatta basından cevap verilmemiş olması çok üzücüdür.

Türkiye AB üyesi olmadığı için broşürdeki kararlar bizi bağlamıyor ve uygulamıyoruz. Fakat üye olduğumuz zaman bu kararlar birer birer bize dayatılacak. Belki de, üyeliğimizin onaylanması için, üyeliğin onay makamı olan Avrupa Parlamentosu tarafından daha önce alınmış olan Ek-A’daki bütün kararlar üyelik şartı olarak önümüze konacak. Karşı karşıya kalınacak ortamı anlamak için bu kararları çok iyi incelemeliyiz.

AB üyesi olduğumuzda, AP’nda üyelerimiz bulunacak. Fakat sonuç değişmeyecek. 700 kişilik parlamentoda 80 .üyemiz kulis oyunları ile daima azınlıkta bırakılacak ve Türkiye ile ilgili kararları aleyhimize çıkarmayı başaracaklar. Yaşanan Haçlı zihniyeti ve Doğu Sorunu politikası, yine tarihten kaynaklanan Türkleri “öteki” sayma içgüdüsü devamlı olarak bizim aleyhimize davranmalarına sebep olacaktır. Neler yapabileceklerinin en iyi örneği bugün almış oldukları kararlardır.

AB üyesi olduğumuz sürece bütün AB organlarının üzerimizde yaptırım yetkisi ve gücü olacak, alınan kararları mutlaka uygulamak zorunda olacağız.

TBMM yasama yetkilerini Avrupa Parlamentosu ile, TC Hükümeti icra ile ilgili yetkilerini AB Konsey ve Komisyonu ile, yargı organlarımız yetkilerini Adalet Divanı ile paylaşacaklar.

Maastricht’te alınan önemli kararlardan birisi: “Mevcut AB (o tarihte AT) kurumlarının, bu arada Avrupa Parlamentosunun yetkilerinin artırılması” dır.

AB organlarının yetkilerinin artırılması ulusal kuruluşların (TBMM, TC Hükümeti, Türk yargı organları) aleyhine olacak, üye ülkelerin eyalet olma özelliği gittikçe belirginleşecek; egemenlik ve bağımsızlığımız giderek cılızlaşacaktır.

Bağımsız bir ulusu; hiçbir getirişi olmayacak bir federasyonun eyaleti haline getireceğiz.

Bağımsızlık Savaşı Sırasında Mandacılarla Yapılan Mücadele

4 Eylül 1919 günü açılan Sivas Kongresinde, 8 Eylül 1919 günü Manda konusu tartışılmaya başlanmıştır.

Daha önce Kafkas Tümen Kumandanı olan Arif Beyin, Erzurum’da bulunan Atatürk’e Amasya’dan çektiği telgrafta şu açıklamalar bulunuyor: “Bağımsızlık elbette istenir ve tercih edilir. Ancak, tam bağımsızlık istediğimiz takdirde, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesin ve şüphesizdir. şu halde, iki üç ili içine almaktan ibaret olan bağımsızlığa, vatanımızın bütünlüğünü garanti altına alacak yabancı bir devletin himayesi (mandaterlik) elbette tercih edilir.”, “Belirli süre için Amerikan mandası istenmesinin” yararlı olacağım açıklıyor ve Amerikan temsilcisi ile görüştüğünü, temsilcinin bütün bir milletin sesi olarak Amerika’ya duyurulmasını istediğini söyledikten sonra “Bazı şartlar çerçevesinde” Wilson’a, Senato’ya başvurulmasını teklif ediyor.”

M. Kemal Amasya’da bulunan Bekir Sami Bey’e çektiği telgrafta “Kongrede (Erzurum) devlet ve milletin bağımsızlığı ısrarla savunuluyor” dedikten sonra; tam bağımsızlığın vatanı birçok parçalara ayıracağı görüşünün nereden kaynaklandığı; vatanın bütünlüğünden maksadın, memleketin mi yoksa egemenlik haklarının mı olduğunu soruyor, Amerikalılar gibi ıngilizlerin de mandaterlik politikası güttüklerini belirterek aralarındaki farkı ve ıstanbul Hükümetinin görüşlerinin bildirilmesini istiyor.

Bu ilk yazışmalardan sonra Bekir Sami Bey, Halide Edip, 12’nci Kor. k. (Afyon) Selahattin Paşa, 20’nci Kor. K. (Konya) Ali Fuat Paşa, Kara Vasıf arasında konu ile ilgili yazışmalar olmuştur.

Turgut özakman, A. Taner Kışlalı’yı anma töreninde Mütareke döneminde Refik Halil’in şunları söylediğini belirtiyor: “Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, ıngiltere ile beraber yürümektir.” Ali Kemal “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki, biz başarabilelim?”; Refi Cevat (Ulunay) “Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır.” Rıza Tevfik “Medeniyeti temsil eden ıngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”; Mustafa şerif Paşa “Umumun arzusu, ıngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir.”

Mustafa Kemal her iki Kor. K. nına (12’nci ve 20’nci) Erzurum’dan 21.8.1919 tarihinde çektiği telgrafta şunları bildirecektir: “ıstanbul’da çeşitli partilerin Amerikan Komisyonuna verilmek üzere aldıkları kararlar, burada Hey’et-i Temsiliye’mizce son derece üzüntü ve esefle karşılandı.”. Ali Fuat Paşa bir telgrafında amacın milletin birliği, vatanın bütünlüğü, istiklal ve hakimiyetin elde edilmesi olduğunu açıklıyor. M. Kemal cevabında “Amerikan mandasını kabul durumunda bu gaye korunmuş olabilir mi?” diye soruyor (19.8.1919).

Konu Sivas Kongresinde tartışılır. Atatürk “Her halde içeride ve dışarıda istiklalimizi (bağımsızlık) kaybetmek istemiyoruz” hatırlatması ile görüşmeleri yönetmektedir.

Refet Paşa bugünkü AB taraftarlarının düşüncelerine benzeyen şu görüşleri ileri sürüyor: “Yirminci yüzyılda, beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on beş milyon lira geliri olan bir millet için bir dış dayanak olmadan yaşamak imkanı olamaz.” “O halde, Amerikan mandası her şeyden önce bir kefil ve yardımcı bulmak için gereklidir.”

Bugün AB üyeliğini isteyenlerle paralellikler açık olarak görünüyor.

Amerikan Araştırma Komisyonu üyeleri ıstanbul’da ızzet Paşa’ya (Savunma Bakanı) şunu söylüyorlar: “Eğer siz Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerikan Mandasını istettirecek olursanız, Amerika Osmanlı mandasını kabul edecektir.”

Görüldüğü gibi tartışılan ve Manda isteyenlerin karşısına konulan: Bağımsızlık, egemenlik ve ülke bütünlüğüdür. Bugün AB’ye Hayır diyenlerin de istediği; bağımsızlığı, millet egemenliğini, ülke bütünlüğünü koruyan bir düşünce ve seçenektir.

Anayasamızda Egemenlik Hakkı

Anayasamızın 1-3 maddelerinin değiştirilemiyeceği, değişiklik teklifinin dahi yapılamayacağı 4’üncü madde de açıklanmıştır. 2’nci madde “Başlangıçta açıklanan temel ilkelere” atıfta bulunmaktadır. Başlangıç bölümünün 4’üncü paragrafında da “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu” belirtilmiştir. Bilindiği gibi Başlangıç bölümü Anayasanın bir parçası olarak geçerlidir.

6’ncı Egemenlik maddesinin ilk fıkrası şöyledir: ‘Egemenlik Kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”

21 Ocak 1921 tarihli Anayasa’nın 1’inci maddesi şöyledir: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. ıdare Usulü; halkın mukadderatını bilfiil idare etmesi esasına dayanır.”

Daha sonraki bütün Anayasalarda (1961, 1982) aynı hüküm bulunmaktadır. Bu husus Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden birisidir.

Bugünkü TBMM binasının toplantı salonunda, başkanlık kürsüsünün arkasındaki duvarda ve Anıtkabir’in Atatürk’ün mozolesine çıkan merdivenlerinin orta yerinde “Hakimiyet Kayıtsız şartsız Milletindir” yazıyor.

AB üyeliğimiz bütün bu hükümlerde değişiklik gerektiriyor. Nitekim birçok AB üyesi ülke Anayasalarının ilgili maddelerinde değişiklik yapmıştır: Fransa (Md.88/1), ıtalya (Md.11), Almanya (Md.24), Yunanistan (Md.28 / 2), ıspanya (Md.93).

Türkiye Avrupa Birliği Derneği Genel Bşk. Prof. Dr. Haluk Günuğur basında yayımlanan şu Anayasa değişikliğini önermektedir: “Türk Milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle bizzat veya uluslararası ya da uluslar üstü kuruluşlarla ortaklaşa kullanır.”

Verilecek ödünler tek bir gerekçeye dayandırılıyor: Diğer uluslar egemenlik, sonuç olarak bağımsızlıklarından nasıl bir şeyler veriyorsa biz de vermeliyiz; gerçekten de karşılıklı alış veriş, paylaşma söz konusu.

Avrupa’nın diğer ülkeleri ile Türkiye aynı tarihi yaşamadılar, aynı kültürel ve politik konumda değiller. Türkiye kendisini, varlığını koruyabilmek için egemen ve bağımsız olmak zorundadır. Tarihimizin ve coğrafyamızın desteğinden, Türkiye dışındaki stratejik ve jeopolitik olanaklarımızdan yararlanabilmemiz için bağımsız olmamız gerekir. AB içinde olacak bir Türkiye ile diğer bir Avrupalı üye ülkenin konumu, durumu, şartları aynı olmayacaktır.

Atatürk ilkeleri ve devrimleri tam bağımsız olarak yaşatılıp geliştirilebilir.

ATATüRKçü DüşüNCEDE VE TüRK DEVRıMıNDE MıLLET EGEMENLığıNıN, BAğIMSIZLIğIN YERı

Türk Devriminin ilk yıllarında benimsenen 6 ilke (Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik, ınkılapç) CHF nizamname (tüzük) ve programlarında açıklanmıştır:

1923 Nizamnamesinin 2’nci maddesinde, Halkçılık ismi konmadan ifade edilmiştir.

1927 CHF Nizamnamesinin 1’inci maddesinde üç ilke (Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi) sayılmış, 3’üncü maddesinde ise Laiklik ilkesi ismi konmadan açıklanmıştır.

1931 programının 1’inci maddesinde Laiklik, ismi konarak, Devletçilik ve Devrimcilik eklenerek 6 ilke tamamlanmıştır.

1937 yılında ıç ışleri Bakam şükrü Kaya’nın önerisi ile 6 ilke Anayasaya hüküm olarak girmiştir. Daha sonraki Anayasalarda (1961, 1982) ilkelere yer verilmemiş, CHP ilkeleri olarak korunmuştur.

Cumhuriyeti kuran partinin dayanak ve amaçlarını belirleyen bu ilkelerin her birisinin kapsam ve içeriği Atatürk tarafından da değişik zamanlarda açıklanmıştır. Fakat Atatürk hiçbir zaman Türk Devrimini bu altı ilke ile sınırlandırmamıştır.

Atatürk bu ilkelere ruh ve can veren; onları şekillendiren; birleştirici, bütünleştirici harcı oluşturan dayanak ve amaçları ise Samsun’a çıktığı tarihten itibaren belirtmiş, anlam ve değerlerini tekrar tekrar açıklamış, vazgeçilmezliklerini ömrü boyunca vurgulamıştır.

Atatürk’ün ömrü boyunca işleyerek gündemde tuttuğu, hiç ödün vermeyerek bütün uygulanmalarında gözettiği, kutsallaştırdığı konuları şu şekilde toplamak mümkündür: Tam bağımsızlık; kayıtsız şartsız ulusal egemenlik; hukukun üstünlüğü; akılcılık- bilimcilik. Bu konular altı ilkeye de kaynak ve destek olmuştur. Altı ilkenin her birisi, bu konuların oluşturduğu taban ve ortamdan yoksun olarak düşünülemez, var olamaz.

örnek olarak; tam bağımsızlık ve millet egemenliğinden yoksun olan bir Cumhuriyet, Atatürk’ün kurduğu ve amaçladığı Cumhuriyet değildir. Millet egemenliğine tam bağımsızlığa, hukukun üstünlüğüne, akılcılığa – bilimciliğe dayanmayan Cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, laiklik, devrimcilik düşünülemez. Bu sebeple, devrimimizin altı temel ilkesi, bu ilkelerle kurulan devlet, öz suyunu tam bağımsızlık, millet egemenliği hukukun üstünlüğü ve akılcılık – bilimcilikten almıştır diyoruz.

Atatürk’ün kurmayı düşündüğü devlet için açıkladığı ilk iki kaynak ve dayanak: Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlıktır.

Atatürk bu iki amacı, zaman içerisinde; Tam Bağımsızlık, Kayıtsız şartsız Millet Egemenliği şeklinde geliştirmiş, “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” diyerek bu iki ilkeyi kendi kimliği ile özdeşleştirmiş, zirveye yerleştirmiştir.

ıki ana ilke birbirlerine bağımlıdır; birisi var olduğu kadar diğeri de vardır. Bağımsızlık ve ulusal egemenliğin birisinde görülecek gerileme diğerini de geriletir. örnek olarak Millet egemenliği dış güçlerle paylaşılmış ise, bağımsızlıktan söz edilemez. Bunun gibi bağımsızlığın bir dış odakla paylaşılması halinde millet egemenliği anlamını ve etkinliğini kaybeder.

Ulusal Egemenlik (Milli Hakimiyet) ile onun ayrılmazı ve değişkem olan Bağımsızlık (ıstiklal) Atatürk’ün ilk önce açıkladığı ve hayatı boyunca vurguladığı, çok duyarlı olduğu konulardır.

Toplum bir ailenin (Osmanlı) ve onun kurduğu dar kadronun (oligarşik) kontrolünden kurtarılacak; iktidar, bütün millet tabanına genişletilerek devredilecekti. ılk önce yapılması gereken bu işin ismi, Ulusal Egemenlikti (Hakimiyet-i Milliye, Milli Hakimiyet).

Bağımsızlık (ıstiklal) ayrı bir devlet olabilmenin,kalkınabilmenin, çağdaşlaşabilmenin, kişisel ve ulusal onurumuz adına vazgeçilmez diğer şartı idi.

“Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız şartsız milli egemenliği korumaktır.” “Bir tek karar vardır. O da milli egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti tesis etmek.” sözleri Atatürk’ündür.

ıstiklal Harbi tam bağımsızlık ve millet egemenliği için yapılmıştır.

Atatürk bu iki temel vazgeçilmezi şu sıra ve şekilde açıklamaya başlamıştır:

22 Mayıs 1919; Sadarete Rapor (Samsun’a çıktıktan 3 gün sonra):

“Millet birlik olup, hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır.” Bu açıklama Milli hakimiyetin ve ulusal devletin ilk işaretidir. Gerçekte Türk Devriminin de ilk işaretidir.

26 Mayıs 1919; valiliklere, mutasarrıflıklara tamım (Samsun’a çıktıktan bir hafta sonra):

“Milli ve siyasi bağımsızlığımızın kurtarılması.” Bu açıklamada bağımsızlığın ilk işaretidir.

28 Mayıs 1919; 3’üncü, 15’inci, 20’nci Kolordu Komutanlarına (Samsun’a çıktıktan dokuz gün sonra):

“Milletin esaretten kurtuluşu, hakim (egemen) ve müstakil (bağımsız) olarak topraklarımızda yaşayabilmek…” Egemenlik ve bağımsızlığın birlikte değerlendirdiği ilk konuşmadır.

l Haziran 1919; Sadaret Makamına (Samsun’a çıktıktan 11 gün sonra, aynı makama 2’nci açıklama) “Milletin milli bağımsızlığı korumaya kararlı olduğu…” Sadarete 22 Mayıs tarihli raporunda ulusal egemenliği, bu raporunda ise ulusal bağımsızlığı vurgulamaktadır.

3 Haziran 1919; Harbiye Nezaretine (Samsun’a çıktıktan 14 gün sonra)

“Bağımsızlık ve milli mevcudiyeti…”

Aynı gün Kor K. ve Valilere

“Devlet ve milletin tam bağımsızlığı.”

Bu metinde Atatürk bağımsızlığı ilk defa tanı bağımsızlık olarak belirtmektedir.

Atatürk yaşamı boyunca bu iki ilkenin üzerinde durmuş vazgeçilmezliklerini vurgulamaya devam etmiştir. ıki konu hakkındaki açıklamalarından bazıları aşağıya çıkarılmıştır.

Ulusal Egemenlik ile ilgili olanlar:

“Milli egemenliğimizin hatta bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların kafalarını parçalayacağınızdan eminiz.”

“Kayıtsız şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği milletin üzerinde tutmak demek bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.”

“Egemenlik hiçbir mana, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez.”

Avrupa Birliği hayali ile Anayasa’nın ulusal egemenlikle ilgili 6’ncı maddesine kayıt ve şart ekleyenler Atatürk’e karşı olan bir hareketin öncülüğünü yaptıklarını bilmeliler. Gerçekte biliyorlar, hem de çok iyi biliyorlar. Suçlarını hafifletmek için “Büyük bir egemenliğin parçası olacağız.” diyorlar. Bu savunma şekline Türkçemizde “özürü kabahatinden büyük” denir.

Atatürk’ün ulusal bağımsızlıkla ilgili açıklamalarından birkaç örnek:

“Tam bağımsızlık, bugün bizim üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Bu vazife bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.”

“Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye maruz olamaz.”

“Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.”

“Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz, yaşamayacaktır.”

“Türk devletinin bağımsızlığı mukaddestir.” “Esas, Türk Milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir.”

ılk Ulusal Andımızın (Misak-ı Milli) son maddesi (6’ncı Md..) bağımsızlık şartını açıklar.

20’nci yüzyılın en tanınmış tarihçisi, tarih felsefecisi ıngiliz Arnold Toynbee “Milli Misakı” Türk ulusunun “Bağımsızlık Bildirisi” olarak tanımlar. Erzurum programının ışığı altında Mustafa Kemal tarafından hazırlanarak millet vekillerine verilmiş ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından Milliyetçilerin bir zaferi olarak 28 Ocak 1920 günü kabul edilmiştir.

Misak-ı Milli Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Devrimi’nin temel belgelerinin en önemlilerindendir. Daima dikkate alınıp savunulmuştur. AB üyeliği sonucu Avrupa Birliği ile bağımsızlığımızı paylaşmamız bu belgeyi de unutmamızı gerektirecektir.

Bağımsızlık ve egemenlik Türk Devrimi ile ve Türkiye Cumhuriyeti ile özdeştir. Yabancılarla paylaşmadan onur ilkelerimiz olarak korunmalıdır. Bağımsızlık ve özgürlük Atatürk’le beraber bütün ulusun karakteri olmuştur.

Ulusumuzun kurtuluşunu, devletimizin kuruluşunu sağlayan savaşa: Bağımsızlık Savaşı (ıstiklal Harbi) ismi verilmiştir.

Ulusal marşımıza bağımsızlık ismi konmuştur: ıstiklal (bağımsızlık) Marşı.

Atatürk eserini gençliğe emanet ettiği, bir vesayet niteliğinde ve niceliğindeki konuşmasına şöyle başlar:

“Ey Türk Gençliği!

“Birinci vazifen Türk bağımsızlık (ıstiklal) ve Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” Bağımsızlık ilkesinin korunması gerektiğini bir sayfalık konuşmada 4 defa vurgular. Bağımsızlığı korumalarım gençlere görev olarak verir. (Ek – C)

Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlığın Avrupa Birliği kurumları ile paylaşılması Atatürkçülüğün Cumhuriyetin ve ulusal devletimizin alacağı ölümcül bir yara olacaktır.

TBMM’nin yetkilerinin bir kısmını alarak bir üst yasama organımız durumuna yükselecek olan Avrupa Parlamentosu’nun bugüne kadar aldığı kararlardan birkaçının özeti aşağıya çıkarılmıştır. Bu örnekler üye olduğumuz zaman nelerle karşılaşacağımızın işaretleridir,

Avrupa Parlamentosu, Kıbrıs’taki Türk birliklerini işgal kuvveti olarak isimlendirmiş; birkaç defa Türkiye’ye çekilmesi kararını almıştır.

Sözde Ermeni jenositini kabul etmiş; Türkiye’nin de kabul etmesini kararlaştırmıştır.

PKK’ya yataklık yapmıştır.

Türkiye aleyhine alınan kararların bir kısmı Ek -A’da toplanmıştır.

Türkiye’ye karşı haçlı zihniyeti ile bakmaya devam eden, Doğu Sorunu artığı düşünceler taşıyan, sonuç olarak Türkiye’ye düşmanca bakan böyle bir parlamentoya, Türkiye üzerinde yasama yetkisi verilemez.

AB üyeliğinin bazı taraftarları, 1920’lenn bağımsızlık ve egemenlik anlayışı ile bugünkü anlayış ve uygulamanın farklı olduğunu, günümüzde tam bağımsızlığın mümkün olmadığını belirtiyorlar.

Bu görüşün doğru yanı elbette var. Uluslararası hukuktaki ve küreselleşmedeki gelişmeler bütün ülkelerin bağımsızlıklarından bir şeyler almıştır. Ancak AB üyeleri, bağımsızlık ve egemenliklerinin çok daha fazlasını AB’nin kurumlarına devretmek zorundalar. Küreselleşmenin sebep olduğu ve olacağı bağımsızlık ve ulusal egemenlikteki kayıp, AB üyeliğinin sebep olacağı aşınmadan kıyaslanamayacak kadar az olacaktır.

Avrupa Parlamentosunda alınan KKTC’deki askeri gücümüzü çekme kararını üye olmadığımız için uygulamıyoruz. Fakat AB üyesi olduğumuz takdirde AP’nun Ek-A’da açıklanan bütün kararlarını uygulamak mecburiyetinde kalacağız. Avrupa Parlamentosu, Komisyonu ve Konseyinin kararlarına, Tarihi Doğu Sorunu uygulaması olsa da uymak zorunda olacağız.

Görüldüğü gibi bağımsızlık ve ulusal egemenlik açısından AB üyesi olmakla olmamak arasındaki fark çok büyüktür, yaşamsaldır.

Türkiye’nin içerisinde bulunduğu şartlar ile; Türkiye’nin bölünmesinin yolunu açacak, Kıbrıs ve Ege sorunlarını aleyhimize sonuçlandıracak, Türkiye’yi Ortodoks dünyasının merkezi yapacak, Bizans’ın ihyasını kolaylaştıracak ortamı hazırlayacak olan Katılım Ortaklığı belgesinin yukarıda sayılan olumsuzluklara sebep olacak hükümleri Türk Devrimi ile bağdaşmaz.

Türkiye’nin şartlarına bugün de en uygun kriterler; tam bağımsızlığı, ulusal egemenliği, ulus devleti, üniter yapıyı gerçekleştiren Atatürk kriterleridir. Kopenhag kriterleri arasındaki demokratikleşme, insan hakları… gibi ilkeler çağdaşlaşma olarak evrimleşen devrimimizin amaçları arasındadır.

Türk Devrimi canlıdır ve evrimleşerek geçerliliğini korumakta, günün gereksinmelerine en iyi cevapları içermektedir.

Türk Devrimi Batı ile birleşme, bütünleşme (entegrasyon) amaçlı değildir. “Kültürümüzü çağdaş uygarlığın üstüne çıkarmak” için Batı kültürü ile çağdaş değerlerde uyum amaçlıdır.

Bağımsızlığı ve ulusal egemenliği çıkarırsanız, Atatürkçülükten geriye kalan düşünce ve uygulamalar yaşama, varolma şansını kaybederler; Cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, devrimcilik, milliyetçilik, devletçilikten hiç birisi eski gücünü koruyamaz, en azından çok büyük değişikliklere uğrarlar.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını gerçekleştiren “Atatürkçü düşünce sistemi; kültür unsurlarımızdan birisidir ve diğer bütün kültür unsurlarını (Dil, tarih, inanç yapısı, sanat, örf-adet-gelenek, folklor, devlet yapısı, ekonomi, askerlik…) şekillendirmiştir,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: