Avrupa Birliği’ne Neden Hayır-2

TÜRK DEVRİMİ VE AVRUPA BİRLİĞİ

Türk Devriminin AB üyeliği ile ne ölçüde bağdaşıp örtüştüğünün araştırılması, üyelik başvurusunun irdelenmesinde önemli bir unsur olarak değerlendirilmelidir. çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşünce tabanım, kuruluş felsefesini Atatürkçü Düşünce Sistemi oluşturmuş, seksen yıllık uygulamayı aynı düşünce kaynağı besleyip yönlendirmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yapısı; kaynağı Atatürkçü düşünce olan Türk Devrimine dayanır.

Avrupa Birliği üyeliği gibi devlet, toplum ve kişi yaşamında büyük dönüşümler getirecek bir kararın; Cumhuriyetimizin ana bulağı olan Atatürkçü düşünce sisteminde ne ölçüde değişikliklere neden olacağının araştırılması bir zorunluluk olarak görülmelidir.

Türk Devrimi Türk Tarihinin son ve büyük evresidir.

Türk Devrimi getirdiği büyük dönüşüme (inkılap) rağmen, tarihimizin doğal akışı ile çelişmez.

Devrimimizin evrensel Batı devrimleri içindeki yeri, ve Türk Tarihi içindeki işlevi ayrıntılı biçimde çok az araştırılmıştır. Bu eksiğimiz, Devrimimizin kişi, toplum ve devlet hayatındaki çok önemli yerini, iyi değerlendire-mememize sebep oluyor.

Başka bir cepheden bakışla; şu sorular tartışılmalı; Türk Devrimi ile Avrupa Birliği üyeliği bağdaşacak mı? Yoksa, Avrupa Birliği üyeliği, Türk Devriminin düşünce tabanını oluşturan Atatürkçü Düşünce Sisteminin terk edilmesini mi gerektirecek?

Bu sorunun cevabına, Türk Devriminin, Devrimimize taban oluşturan Atatürkçü Düşünce Sisteminin tarihi ve bugünkü işlevinin belirlenmesi ile ulaşılabilir.

Türk Devrimi ilk aşamada, bağımsız ve millet egemenliğine yönelik, ulusal – doğal olarak üniter bir yapı oluşturmayı amaçlar. ıstiklal Harbi ile ve devrimlerle, evrimlerle başlayan bu yolculuk bir bütün olarak ve evrimleşerek devam etmektedir.

Bütünü ile Türk Devrimi, bir kültür atılımıdır; kültürümüzü yeni bir aşamaya ulaştıran, çağdaş değerlerle uyum arayan bir süreçtir.

önceki yayınlarda, “kültür” beşeri konuların ana etkeni olarak gösterilmiş ve şu tanımla açıklanmıştır: Kültür: Bilgi ve deney birikiminden kaynaklanan düşünce gücü, beceri ve davranış özelliğidir. Unesco’nun yaptığı bir tanım kültür olgusu’na ışık tutuyor: Kültür; “Bir insan topluluğunun kendi tarihi gelişimi konusunda sahip olduğu bilinçtir.”

Uygarlık bir kültür ürünüdür. Atatürk Kültür Merkezinde oluşturulan bilim kurulu kültür unsurları olarak şu konuları belirlemiştir:

Toplumun benimsediği temel düşünce sistemi (Atatürkçülük); dil; tarih; din; bilim ve entelektüel kültür; teknoloji; sanat; adetler- örfler – gelenekler; folklor; ahlak; hukuk; devlet anlayışı, devlet yapısı; tarım; askerlik; spor; basın – yayın ve kitap.

Türk Devrimi bütün kültür unsurlarında dönüşüm (inkılap) gerçekleştirmiştir. Devrimimiz yaşamın bütün alanını kapsamaktadır. Türk devriminin büyüklüğü kapsam alanının yaygınlığı ve içeriğinin derinliğindedir.

Türk kültürünün tarihi oluşumu; hangi evrelerden (merhale) geçerek Türk Devrimi dönemine ulaştığı; bir kültür atılımı olduğunu döne döne vurguladığımız Türk Devriminin nasıl bir kültür üzerine inşa edildiği sanırım tespit edilmesi gereken ilk temel ayaklardan birisidir.

Atatürk’ün lise olgunluk sınavında, rastlantı sonucu bulunduğu ve çok beğenerek Milli Eğitim Bakanı Necati beyden eğitimine devam için yurt dışına gönderilmesini istediği, bilim tarihi hocası Aydın Sayılı’nın bu konulardaki tespitleri ilginç, gerçekçi ve önemlidir.

A. Sayılı’ya göre: “Kültürlerin özgün gücü; karşılaştıkları diğer kültürlerle sağladıkları uyum ve ‘onları tasarruf etmekte gösterdikleri kabiliyet’ ile başarısını kanıtlar.”

A. Sayılı’nın bu ölçülerine göre Türk kültürü zorlu deneylerden geçmiş ve başarısını kanıtlamıştır.

Büyük devletler kuran diğer uluslar, bir mihverden genişlemiş, sonra aynı coğrafya’ya geri çekilmişlerdir: Romalılar, Araplar, Fransızlar, ıngilizler, Almanlar… gibi.

Türkler ise zamanın bütün coğrafyalarında, Asya’nın yaklaşık tamamında, değişik zamanlarda, hemen hemen hiç ara vermeden, farklı mekanlarda, çoğunlukla aynı anda birden fazla devlet, imparatorluk kurdular. Bu sebeple rahatlıkla kültürümüzün Avrasya (Avrupa – Asya) kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.

Türkler dünya coğrafyasında oluşan bütün kültür ve uygarlıklarla alışveriş içinde oldular: çin, Hint, Orta Doğu (Mısır, Mezopotamya, ıslam, Hıristiyan, Musevi), Anadolu (Yunan klasik çağ), Batı (Avrupa).

Türkler ayrıca; geçmiş yüzyıllarda kültürün en önemli unsuru olan dinlerin tamamı ile yakın ilişki içerisinde olmuşlar ve bir bölümü ile bu dinleri benimseyerek yaşamışlardır: şamanizm, Gök Tanrı Dini, Budizm, Manizm, ıslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik.

Dünyada özgün iki alfabesi olan (Göktürk, Uygur) tek ulusuz. Prof. Talat Tekin’e göre Türkçe 12 alfabe ile yazılmıştır. Bilinen ilk büyük sözlüğümüz 1072 (Hicri 466) yılında yazılmıştır.

çok yönlü ve çok zengin bir tarih birikimine ve bilincine sahibiz.

Tanınmış Sümerolog Samuel Noah Kramer gibi Aydın Sayılı da Türk kültür tarihini Sümerlerle ilişkilendiriyor. A. Sayılı’nın değerlendirmesi: “Sümerlerin zamanımıza intikal etmiş olup Mö 2500-2200 yıl öncelerine tarihlendirilebilen bazı çivi yazısı tabletlerden derlenen bilgiler Kut kavminin hükümdar ad veya lakapları Kut’ların dilinin MS. 8’inci asrın ilk yarısında Tukyu’lardan kalma Orhun yazıtlarındaki dile çok benzeyen bir Türkçe olduğunu göstermektedir.”

Sümerce’nin Türk dili ile ilişkisini arayan dilcilerden birisi de Prof. Dr. O. Nedim Tuna’dır. “Sümer ve Türk Dillenilin Tarihle ilgisi ile Türk Dillerinin Yapı Meselesi” isimli eserinde Sümercedeki 168 sözcüğün ortak olduğunu Fonetik ve Semantik delilerle açıklıyor. Daha sonraki çalışmalarında sözcük sayısını 300’e çıkarmıştır.

A. Sayılı Orhun Yazıtlarından önce “Eşik kenti yakınlarında Mö. 5’inci ve 4’üncü yy.’ a ait bir kurganda yapılan kazıda elde edilen eşya arasında dış yüzeyinde 26 Runikimsi Sembol ile karşılaşılan bir gümüş tas” bulunduğunu açıklayarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Kemik nazarlık ve gümüş tastan hareketle: 2500 yıl önce Türkçe konuşan kavimlerin alfabelerinin bulunduğu, yazıyı bildikleri ve yaygın şekilde kullandıkları gerçeği ortaya çıkar.”

Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’a göre: “11’inci yy.da Kaşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk Kültür çevresi olarak meydana çıkar.” “1069’da Kutadgıı Bilig Balasagun’da yazılmaya başlanmış, 1070’lerde Divan-ı Lügati’t Türk Bağdat’da kaleme alınmıştır.” “11’inci yy.da Balkanlardaki Bizans sınırından çin ve Moğolistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.”

A. Sayılı’nın bir diğer tespiti: “ıslam dini tarih sahnesinde belirdiğinde Arap dünyasının en yüksek kültür merkezi olan Mekke’de okur yazar sayısının 17’den ibaret olduğunu Belazuri gibi güvenilir bir kaynağımızdan öğreniyoruz.” “Beyruni ile ıbn Sina ve ıbn Rüşd zamanlarında (XI ‘inci ve XII’ inci asırlar) ise Türklerin büyük katkılarıyla gelişen ıslam dünyası, uygarlık düzeyi bakımından bilim adamları ve düşünürleriyle… dünyanın en yüksek topluluğu haline gelmiş, bu durumu iyice belirginleşmiş bulunuyordu.” “ıslam dünyasının yeryüzündeki bu büyük üstünlüğe tartışmasız biçimde sahip olduğu bu çağlarda Hıristiyan dünyası, tarihinin karanlık çağ adı verilen dönemi içinde bulunuyordu.” “Böylece ıslam dünyası evrensel tefekkür tarihinin dört büyük aşamasından üçüncüsünü teşkil etmek durumundadır.” “Evrensel tarihin zincirleme birbirine bağlı olan bu dört uygarlık yaratma atılımı şunlardır:

1. Eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları aşaması.

2. Klasik çağ uygarlığı.

3. Ortaçağ ıslam dünyası uygarlığı

4. Batı Avrupa uygarlığı.”

ıbn Sina, Beyruni, Farabi, Harezmi, ıbn Türk ile Türk kültürü sağlam bir bilimsel tabana kavuşmaktadır. A. Sayılı şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortaçağ ıslam uygarlığını kurma işinde Türklerin büyük katkıya sahip olmaları, evrensel tarihte çok şerefli bir yere sahip olma açısından büyük önem taşır.” “Selçuklu çağının sonlan ile Osmanlı ımparatorluğu dönemi ilk asırlarında Orta Asya Türk dünyası da dahil olmak üzere, Batı Avrupa ile bir yarışma durumu içinde bulunmuş, bulunabilmiştir.”

Avrupa’nın karanlık Ortaçağ dönemi yaşadığı, din adına öldürülen insan kemiklerinden kilise yapıldığı (Lizbon) dönemde, Türk kültürü hümanizm, çağını yaşıyordu: Mevlana “Ne olursan ol gene gel”, Yunus “Sev yaratılanı yaratandan ötürü”, H. Bektaş Veli “Benim Kıblem insandır.”, Gül Baba “ıncinsen de incitme” diyorlardı…

A. Sayılı’ya göre: “Bundan sonra ise, Ortaçağ ıslam dünyası ve bu bütün içinde Türk dünyası giderek Avrupa’nın gerilerinde kalmaya başlamış, fakat bu durum karşısında Osmanlı ımparatorluğu Batılılaşma hareketini ilk kez başlatma ve ıslam dünyasının diğer geri kalmış toplumlarına bu bakımdan örnek olma şeklinde önemli bir öncülükte bulunabilme başarısını gösterebilmiştir.”

Batı kültür ve uygarlığı, Rönesans (14-16’ncı yy); Reform (16’ncı yy); 1’inci (1641-1649), 2’nci (1688-1689) ıngiliz Devrimleri; ABD Devrimi (1774-1776); Fransız Devrimi (1789-1799); Sanayi Devrimi (1769-1850) ana yörüngesinde gelişme göstermiştir. Bu devrimlerden biri kendinden sonrakine ortam hazırlamış, kolaylaştırmış, bugüne adım adım, aşama aşama uzun zaman içinde ulaşılmıştır. Bir kültür devriminden ziyade birisi diğerini tamamlayan bir kültür ve ondan doğan uygarlık gelişmesidir.

Batı’nın günümüzde ulaştığı sonuç amaç mıdır? Batı kültürü amacına ulaşmış mıdır? Amacına ulaşsaydı 20’nci yüzyılda Komünizmi, Faşizmi, Nazizmi üretir miydi? 16-21’inci yüzyıllarda diğer dünyaya emperyalizm uygulamayı içine sindirebilir miydi?

Duraklama sürecine giren Türk kültürü 18’inci yy’ın sonlarından itibaren çağdaş kültürle uyum arayışına başlamış ve A. Sayılı’nın da belirttiği gibi Doğu dünyasına bu yolla öncülük etmiştir. Nizam-ı Cedit (3’üncü Selim1789-1808), II’nci Mahmut Yenilikleri (1808-1839), Tanzimat (1839), Islahat Fermanı (1856), I’inci Meşrutiyet (1876), 2’nci Meşrutiyet (1908). Türk yenileşme hareketi veya düşüncesi Fransız devrimi ile hemen hemen aynı tarihlerde başlamıştır.

Bütün bu çaba ve gelişmeler uygulamaya çok az yansıyan mütereddit girişimlerdir. Buna rağmen, özellikle düşünce alanında, Atatürkçü Türk Devrimine çok zayıf da olsa bir ortam hazırlanmıştır.

Batı’nın hak ve özgürlük önceliğini devletten topluma ve toplumdan kişiye veren, yüzyıllar içinde ve birbirini izleyen çok sayıda devrimsel hareketle sürdürdüğü uygulamasını, 1919’da başlayan Türk Devrimi bir defada çözmeyi amaçlamıştır. Bu zorunluluk Türk Devriminin zorluklarından, aynı zamanda büyüklüklerinden birisidir.

Türk kültürü, Batı kültürü ile devrimci yöntemlerle uyum aramaya Türk Devrimi ile başlayabilmiştir. Türk Devriminin ana amacı olan Türk çağdaşlaşması Batı’nın temel değerleri ile uyumlu fakat kendine özgüdür. şüphesiz ki Türk Devrimi Batı kültürünün uzun oluşma sürecinin deney ve düşünce birikiminden yararlanarak yetkinleşmiştir.

Türk Devrimi, öncelikle bir kültür atılımıdır. Türk kültürünün çağdaş değerlerle bezenmesini ve aynı değerlerle uyumunu amaçlar. Yukarıda da belirtildiği gibi diğer kültürlerle kendi özünü yitirmeden karşılıklı etkileşim ve uyum yetisine sahiptir.

Türk Devrimi, kültür ayrılıklarının (Batı ve Doğu kültürleri gibi) sebep olduğu gelişmişlik farklarının ortadan kaldırılmasını gerçekleştirebilecek yönde bir harekettir. Ulusal kültür unsurlarının temel yapısını koruyarak gelişmeyi sağlayabilen yöntemi belirler. Atatürk; Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Halk evlerini kurarak öz değerlerin korunmasını, çağdaş yöntemlerle kültürümüzün gelişmesini amaçlamıştır.

Türk Devriminin, diğer evrensel devrimlerle ortak yanlarını ve farklı yanlarını, başlıklarını sayacağımız özellikleri açıklayabilir.

Türk Devriminin özellikleri: Amacı, içeriği (ilkeleri), siyasi yönü, ekonomik yönü, laik ve sektiler yapısı, hukuki ve devlet yapısı, çağdaş unsurlara dayanır, fakat aynı zamanda özgün öğeler içerir. Türk Devrimi ayrıca: Devrimcidir; zor şartlarda gerçekleştirilmiştir; Türk kültür özelliklerine sahip çıkmıştır; evrensel değerler içerir ve evrensel etkinliktedir; özgündür; sınıf ayırımına dayanmaz; tabandan kaynaklanmamıştır; düşünce ve uygulama iç içe gelişmiştir, gelişmektedir; şiddete çok az başvurmuştur.

ılk antiemperyalist mücadele, ıstiklal Harbi ve çağdaşlaşma atılımını içeren Türk Devrimi ile verilmiştir.

Daha sonra da üzerinde durulacağı gibi, Türk devriminin başlangıcı Emperyalizm, Faşizm (Mussolini’nin iktidara gelişi Ocak 1925), Nazizm (Hitler 1933’te iktidarı aldı), Komünizm (Lenin Ekim 1917’de iktidara geldi) gibi Batı kültürünün yarattığı, ürettiği hastalıklı döneme, ortama rastlar. Buna rağmen Türk Devrimi Batının evrensel devrimlerinin insancıl değerleri yönündeki ilkelerini benimsemiş; bağımsızlığın, millet egemenliğinin, hukukun üstünlüğünün, akılcılığın – bilimciliğin, laikliğin, sosyal içerikli ekonominin (devletçiliğin), halkçılığın, milliyetçiliğin (ulus devletin) savunuculuğunu yapmıştır.

Türk Devrimi Batı’ya rağmen, Batı’nın çağdaş değerleri ile uyum arayan bir atılımdır.

Türk Devriminin Evrimleşmesi

Türk Devrimi’nin içerisinde devrimler, evrimler ve çoklukla evrimleşmiş devrimler vardır.

Harf devrimi (1928), kıyafet devrimi (1925 şapka), tekke ve zaviyelerin kapatılması (1925), takvim ve saat değişimleri (1925), ağırlık ve uzunluk ölçülerinin değişmesi (1931), soyadı kabulü (1934) önemli bir süreye bağlanmadan gerçekleştirilen girişimler olarak devrim niteliği taşırlar.

Türk Devrimi’nin bazı atılımları yapıları gereği bir süreç sonunda gerçekleştirilebilecek özelliktedir. Bunlar evrim niteliğindedir. örnek olarak, dilimizin arınması ve gelişmeci atılımında, dilin doğası gereği ister istemez bir süreç ihtiyacı ile karşı karşıya kalınmış ve başlangıçtan itibaren, bugün dahi henüz sonuçlanmamış evrim özelliği taşıyan bir adım olmuştur.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği girişim ve atılımların çoğunluğunu devrimler ve evrimlerden sonra üçüncü bir tür olan Evrimleşen Devrimler oluşturuyor; kısaca, devrim özelliğinde başlayıp evrimleşerek devam eden atılımlar. Bu türe millet egemenliğini açıklayan siyasi devrim bir örnektir. Siyasi devrim iktidar gücünün bir aileden alınıp çağdaş şartlarda millete devredilmesini gerektiriyordu. Bu konuda amaca adım adım yaklaşılabilecekti. Buna rağmen ilk adımların ister istemez devrim niteliğinde olması gerekiyordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri, TBMM’nin açılışı, Saltanat ve Hilafetin kaldırılması devrim niteliğinde atılımlardır. Siyasi devrimin amacı olan demokratik sistemin gerçekleşmesi için Atatürk tarafından başlatılan çok partili sisteme geçiş denemelerinden sonra 1946, 1950, 1960, 1970, 1980 aşamalarından geçilmiştir. Bu gelişme siyasi bir evrimleşme olayıdır ve devam etmektedir.

Evrimleşen devrimlerden bir diğeri de hukuk devrimi ve evrimidir. Başlangıçta hukuk alanında devrim niteliğinde birçok atılım gerçekleştirilmiştir: Anayasa, Medeni Kanun, Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu… Bütün bu yasalar birer devrimsel adımdı, fakat hukuk alanındaki çağdaşlaşma, hukuk devrimi bunlarla tamamlanmış olmuyordu. Hukuk alanında her çağda çağdaş olabilmek için devamlı bir yenilenme, gelişme içerisinde olmak gerekiyordu. Hukuk alanındaki devrimsel adımlar devam etmiştir, edecektir. Hukuk alanında da devrimimiz evrimleşerek gelişmesini sürdürmektedir.

Kültürün diğer unsurlarının çoğunda, daha Atatürk zamanında gerçekleştirilen devrimsel atılımlar evrimleşerek gelişmelerini günümüzde de sürdürmektedir. Atatürk 4’üncü CHP kurultayında (4 Mayıs 1935) çok dikkat çekici bir açıklama yapmıştır: “Türk ulusu, ancak varlığını sağlam ve derin kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslararasında tanınır.”

Türk Devrimi ölçütleri (Kriterleri), AB ölçütleri

AB ölçütleri; önceki bölümde açıklanan Batı Evrensel devrimlerinin (Rönesans; Reform; AB Devrimi; ıngiliz Devrimleri; Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi…) ve Hıristiyan düşünce temelinin bugün ulaştığı son durum ve ilkelerdir denebilir.

Bu ölçütler Kopenhag’da özet olarak belirtilmiştir. Daha geniş olarak da, AB’nin Anayasasının esasını teşkil edeceği değerlendirilen “Temel Haklar şartında açıklanmaktadır.

Temel Haklar şartı 7 bölümden oluşuyor: ınsan Onuru: ınsan onurunun dokunulmazlığı; Yaşam Hakkı; ışkencenin,zorla çalıştırılmanın kaldırılması kişinin bütünlük hakkı (fiziksel, ruhsal bütünlüğün korunması).

özgürlükler Aile hayatına saygı; kişisel bilgilerin korunması; evlenme ve aile kurma hakkı; düşünce, vicdan, din özgürlüğü; ifade ve bilgilenme özgürlüğü; toplanma, dernek kurma; sanat ve bilim; eğitim; uğraşı seçme, çalışma; iş yapma; mülkiyet hakkı; sığınma.

Eşitlik: Yasalar önünde; kültür, dil ve din farkı; kadın erkek; çocuk hakları; yaşlı hakları; özürlülerin hakları.

Dayanışma: ışçilerin bütün hakları.

Yurttaşlık: Seçme seçilme hakkı, iyi yönetim, dilekçe, serbest dolaşım, diplomatik haklar.

Yargı: Bağımsız yargı, savunma hakkı, uluslararası suçlar; çift yargılanmama.

Genel Hükümler: Hakların kötüye kullanılmasını önleme, hakların korunması…

Yukarıda sayılan haklar ve ortaya konulan ölçütler insanlık idealinin gereğidir. Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da vatandaşlarını bu hakların tamamına kavuşturmak zorundadır.

Sorun; Katılım Ortaklığı Belgesindeki siyasi kriter dayatmalarında (Kıbrıs, Ege, Türkiye’nin bölünmesi, dış göç…); Avrupa Parlamentosunun düşmanca tutumunda; Atatürkçü Düşünce ve Türk Devriminin geçersizleştirilmesinde; bir de bu bölümde işlenen büyük Türk Kültürünün Avrupa kültürü içinde eritilip (entegrasyon) folklor düzeyine indirilmesindedir.

Bu bölümde karşı çıkılan husus şudur:

2500 yıldan daha uzun bir sürede, yeryüzünün bilinen (zamanında) bütün coğrafyalarında oluşan; bütün büyük kültürlerle gerçekleştirilen alışverişler sonucu (çin, Hint, Orta Doğu, Anadolu, Mısır, Mezopotamya, Klasik çağ, ıslam (Türk), Orta çağ, Avrupa kültürleri; şamanizm, Gök tanrı, Budizm, ıslam, Hıristiyan, Musevi dinleri) gelişen; Evrimleşen Türk Devrimi ile, çağdaş değerlere yönelen ve her çağda çağdaş olmayı sağlayacak dinamik değerler kazanan, özgün yapıya sahip zengin ve güçlü TüRK KüLTüRü’nün, Avrupa kültürü içinde eritilip (entegrasyon) folklor düzeyine indirilmesine karşı çıkılıyor, daha uygunu isyan ediliyor.

TÜRK DEVRİMİ VE EMPERYALİZM

Atatürk Döneminde Batı’nın ıdeolojik Ortamı

Türk Devrımi’nin başlangıcı; Emperyalizm, Faşizm, Nazizm, Komünizm gibi Batı kültür çevresinin kendi temel ilkeleri ile (özgür düşünce ve insana verilmesi gereken değerler) ters düşen uygulamalarının güçlü olduğu zamana rastlamaktadır. Batı kültürünün oluşumu içerisinde bir karşı evre, aşama niteliğinde olan, insan onuru ile bağdaşmayan bu düşüncelerin (Faşizm, Nazizm, Komünizm) ve uygulamaların en canlı olduğu dönemde Türk Devrimi, evrensel devrimlerle oluşan Batı kültürünün çağcıl (modern) temel ilkelerini benimseyerek, savunarak ortaya konmuştur. Bu olgu Türk Devriminin özgün ve güçlü özelliklerinden birisidir.

Aynı tarihlerde, Kapitalizmin bir aracı olarak, şiddet ve zulmünü artıran Emperyalizm ise işgal ve sömürgecilikle mazlum dünya üzerine çöreklenmiş, gün gün etkinliğini artırmaya çalışıyordu.

Batı kültürü Nazizmi, Faşizmi, Komünizmi gündeme getirir, emperyalizmi yaygınlaştırırken, Türk Devrimi özgür düşüncenin, millet egemenliğinin, tam bağımsızlığın, laikliğin savunuculuğunu yapmaya başlamıştı.

Batı kültürünün getirdiği Faşizm, Nazizm, Komünizm ve Emperyalizm ile Türk Devrimi bağdaşmamıştır.

Türk Devriminin gerek başlangıç döneminde, gerekse evrimleşerek gelişme süreci sırasında, zamanının moda yönetim sistemleri ile arasında büyük ölçüde nitelik, nicelik ve öz farkı olmuştur. Nazizm, Faşizm, Komünizm ve Emperyalizmin insana ve topluma bakışı ile Atatürkçülüğün bakışı farklıdır. Toplumumuzun düşünce ve davranışlarını büyük ölçüde şekillendiren Atatürkçülükte toplum veya ulus ile insan amaçtır. Ulusal kültürümüzün bir parçası olan Atatürkçülük bu sebeplerle de evrensel niteliktedir ve evrimleşerek yaşamını, etkinliğini sürdürmektedir.

Nazizm, Faşizm ve Komünizm insanlığa vaat ettikleri hayaller yıkılmış, kolaya kaçan yarı aydınların inanç sistemleri, dinleri haline getirilen bu düşünce ve uygulamalar insanlığın, daha uygun deyimi ile Batı düşüncesinin, Batı kültürünün birer hatası olarak tarihe mal olmuşlardır.

Faşizm, Nazizm ve Komünizm insan doğasına ve onuruna ters düşen yapıları sebebiyle yenik düşüp çekilirken Atatürkçülük Türk Devrimi ile barış içerisinde, teröre başvurmadan, teokratik düzeni laik yapıya, totaliter sistemi demokratik düzene geçirmeye çalışan; akla, bilime, insan sevgisine, bağımsızlığa ve özgürlüğe dayalı bir düşünce ve uygulama olarak geri kalmış toplumlar için bir müjde gibi insanlığın yaşamına katılıyordu.

Batı kültürünün bir ürünü olan Emperyalizm 21’inci yüzyıla kadar varlığını sürdürebilmiştir. Küreselleşmeden aldığı güçle 21’inci yüzyılı da etkileyeceği anlaşılan Emperyalizm Batı’nın kazandığı savaşlar sebebiyle varlığını koruyabiliyor.

Emperyalizme karşı tarih boyu birçok mücadele verilmiştir. ılk başarılı ve etkili mücadele Türk Kurtuluş Hareketidir.

Batıya Karşı ılk Anti-Emperyalist Mücadeler

ümit Burnundan dolaşan Avrupa gücünün Hint Okyanusundaki deniz savaşlarını kazanmasından sonra, Osmanlı ımparatorluğunun kuşatılması tamamlanmış ve Asya, Avrupalılar tarafından işgale başlanmıştır.

Kıta içi devleti durumuna düşen Osmanlı ımparatorluğunun Avrupalılar tarafından küçültülmesi ve diğer kıtalara yayılmaları 16’ncı yy.dan 20’nci yy.a kadar devam etti. 20’nci yy.ın başlangıcındaki I’inci Dünya Harbi (1914-1918) Osmanlı ımparatorluğu, Avusturya – Macaristan ımparatorluğu, Alman ımparatorluğu, Rus çarlığı… gibi aile egemenliğine dayanan birçok ımparatorluğun yıkılıp dağılmaları ile sonuçlandı. Harbin sonunda sömürge imparatorlukları (ıngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika…) dünyaya egemen olmuşlar; Kapitalizmin gereksinimi olan ham madde, pazar ve ucuz işçiyi sömürgeleştirdikleri topraklardan sağlamaya başlamışlardı.

I’inci Dünya Harbinin bu yayılmacı (emperyalist) güçlerine karşı ilk başarılı mücadeleyi ıstiklal Harbi ile Türkler vermiştir.

Ruslar, çarlığın yıkılıp Komünizmin getirilişini emperyalizme karşı ilk mücadele gibi gösterirler. Gerçekte Komünist Rusya kendisi emperyalist (yayılmacı) politikaları izlemiştir.

Viyana’dan dönüşün durdurulduğu yer, Türk ıstiklal Harbinde savunmadan taarruza geçilen Sakarya hattıdır. Sakarya Meydan Muharebeleri yalnız Türk tarihinin değil dünya tarihinin de büyük bir dönüş, büyük bir doruk noktasıdır. Dünya tarihine Sakarya Meydan Muharebesi kadar değişiklik getiren savaş çok azdır.

Türk ıstiklal Harbi ile dünyada, Batı emperyalizmine karşı, yaygın şekilde Kurtuluş Harpleri dönemi başladı.

Türk Kurtuluş Hareketi Batı yayılmacılığına son veren ve gerileten bir olgudur.

Türk Devrimi ise Batıya karşı girişilen anti-emperyalist mücadele sonunda ulaştığımız, gerçekleştirdiğimiz büyük dönüşüm, büyük atılımdır. Batılılara rağmen Batı’ ya yönelik bir harekettir.

Türk Devrimi, Türk Kültürünün çağdaş değerlerle zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini amaçlar. Batı uygarlığını yaratan Batı Kültürü ile uyum arayışıdır.

Ancak Batı Kültürünün ve Batı tarafından uygulanan Kapitalist ekonomik sistemin doğal uzantısı olan emperyalizmi Türk Devrimi reddetmiştir.

Hem Avrupa emperyalizmine hem de Rus Komünist emperyalizmine karşı ilk gerçek mücadeleyi Türkler vermiştir. Türk Devrimi emperyalizmi kendi ülkesinden uzaklaştırmış, emperyalizmden kurtuluşun verilerini, kuramını belirlemiş, düşünce tabanını oluşturmuş, emperyalizm ile mücadele için evrensel eğilimi gerçekleştirmiştir.

Anti – emperyalist mücadelenin öncüsü olan bu Türkiye, AB üyesi olarak emperyalist kampa dahil olamaz. AB üyesi veya eyaleti olarak mazlum dünyaya karşı emperyalist bir politikanın içinde yer alamaz.

AB üyeliği Türkiye’yi Avrupa emperyalizminin bir aracı haline getirecektir.

“Türkiye’nin bugünkü mücadelesi, yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye mühim ve büyük bir gayret sarf ediyor. çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün doğunun davasıdır.”

Avrupa’nın, Batı emperyalizminin bir üyesi olması halinde Türkiye; kendisini Atatürk’ün öncülük ettiği mazlum milletlerin karşısında bulacaktır. Bu sonuç bütün tarihi reddir, tarih bilincimizi rahatsız eden bir çelişkidir. Sonuçta büyük bir tarihi hatadır.

Küreselleşmenin Desteklediği Emperyaliz

2000’li yıllarda emperyalizm yeni bir ivme kazandı. Amaç, hırs ve acımasızlığı aynı. 21’inci yüzyıl emperyalizminin 19’uncu yy. ve 20’nci yy.ın ilk yarısındaki yoldaşından farkı, kullandığı araç ve uyguladığı yöntemdedir. Taraflarda (sömüren ve sömürenlerde) fazla bir fark yok.

Avrupa Birliği emperyalist kanadın gene tam odağında duruyor. Ancak bu defa ABD korumasında ayakta kalabiliyor.

21’inci yüzyıl emperyalizminin tetikçiliğinin sorumlularından birisi küreselleşmedir.

Gerçekte küreselleşme olgusu yavaş, cılız daima olmuştur. Soğuk harpten sonra (10 Kasım 1989), üst üste çakışan olaylar ve gelişmeler küreselleşmeye çok uygun bir ortam yarattı. Küreselleşmeyi coşturan koşullar şu başlıklar altında toplanabilir: Ulaştırma ve iletişim alanındaki büyük ve hızlı gelişme; Doğu Bloku’nun çökmesi, SSCB’nin dağılması sonucu 3’üncü dünya ülkelerinin Batı Dünyası karşısında seçeneksiz, dayanaksız kalmaları; teknoloji, bilgi birikimi ve sermayenin Batı’nın (ABD ve AB) tekelinde olması; Batı’nın ham madde, ucuz işçi ve pazar ihtiyacının artması; 3’üncü dünyanın ve Doğu’nun sömürü altında geri kalmışlığı; uluslararası ticaretin artması; uluslararası hukukun gelişmesi; ülkeler arası ekonomik yarışın hızlanması…

Bu olgular küreselleşmeyi hızlandırmış ve dizginsiz bir yaygınlaşma ortamı doğmuştur.

Sanayi Devriminin (1769-1850 veya 1750-1830) başlangıcında işçiler; henüz örgütlenmedikleri, hukuki dayanakları olmadığı için ana malalar (sermayedarlar) tarafından acımasızca kullanılmış, kadın ve çocuklar çok küçük ücretlerle 16-20 saat çalıştırılmışlardır.

Zaman içinde işçiler örgütlenmiş, yasal güvencelere kavuşturulmuştur.

Günümüzde, ana malcı işçiyi değil; bilgi birikimi, teknoloji ve sermaye sahibi ülkeler; ham madde, ucuz işçi ve pazara sahip daha az gelişmiş ülkeleri ve toplumları sömürmeye başlamıştır. Sanayi devriminin başlarında nasıl ki ortam ana malanın yararına işçilerin zararına ise, bugün de ortam kapitalist dünyanın yararına diğer dünyanın zararına çalışıyor. Uluslararası hukuk mazlum ülke ve toplumları korumuyor. Ayrıca mazlum dünya kendi arasında örgütlenmiş değil.

Uluslar üstü hukuku Batı belirliyor. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Bankası gibi kuruluşları Batı kuruyor, yönetiyor, yönlendiriyor. Bağnaz bir Batıcı olan S. P. Huntington IMF hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: “Batı IMF ve diğer milletlerarası ekonomik kuruluşlar sayesinde kendi iktisadi menfaatlerini terviç ediyor ve uygun olanını kendisinin düşündüğü ekonomik politikaları diğer milletlere zorla kabul ettiriyor.”

Dış yatırımcılarla, yatırım yapılan ülke veya kurum arasındaki anlaşmazlıkların doğal mahkemeler dışında, Batılı güç odaklarının kontrolündeki “Tahkim Kurullarına” verilmesi sermaye için büyük güvencedir.

Küreselleşmenin emperyalizme katkısı ile ilgili birkaç örnek.

En fakir ile en zengin arasında kişi başına düşen gelirdeki fark, 1985 yılında 76 kat iken, 1998 yılında 228 kat olmuştur.

En zengin 20 ülke uluslararası üretimin % 86’sını gerçekleştirirken en fakir 20 ülke % 1’ini gerçekleştirebiliyor.

89 ülke on yıl öncesine göre gerilemiştir.

Batı’ ya karşı ilk antiemperyalist mücadeleyi veren Türkiye’nin AB üyeliği; tarihi ile, misyonu ile, kültürü ile çelişki yaratır. Bu bir saf değişikliğidir.

Türkiye AB üyesi olduğu takdirde sömürülmek için daha uygun bir ortamda olacak. üstüne üstlük, mazlum dünya bakışına emperyalizmin bir üyesi hatta aracı görüntüsü verecektir.

II.BöLüM

KATILIMIN ORTAKLIğI TUZAKLARI

Avrupa Konseyi Kararı şeklinde, Türkiye’ye, ilkeler, öncelikler, ara hedefler ve koşullara ilişkin bir belge (Katılım Ortaklığı) verilmiştir.

Türkiye’den de, Müktesabatın üstlenilmesine ilişkin bir “Ulusal Program” hazırlayarak, önceliklerin ve ara hedeflerin belirlenmesi istenmiştir.

Katılım Ortaklığının amacı ve Ulusal Program hakkında, belgede şu açıklama yapılıyor: “Katılım Ortaklığı, aday devletlerin üyelik hazırlıklarına yardımda kullanılacak bir dizi politika amacının temelini oluşturur”, “Ulusal Program Katılım Ortaklığının ayrılmaz bir parçası olmamakla beraber, belgenin kapsadığı öncelikler Katılım Ortaklığına uymalıdır.”

Görüldüğü gibi siz ulusal programı nasıl hazırlarsanız hazırlayın, AB Katılım Ortaklığını esas alıyor. Ulusal Programa, karşı hükümler konması AB’yi hiç ilgilendirmiyor. Hatırlayalım: Bizim Ulusal Programa ilgi dahi göstermediler. çünkü onlar Katılım Ortaklığını Konsey kararı olarak çıkardılar, değiştirmeyi düşünmüyorlar.

Türkiye’ye Farklı ışlem

KO’nın Açıklayıcı andıcında “Türkiye AB’ne diğer aday ülkelere uygulanan aynı kriterler temelinde Birliğe katılması mukadder bir aday ülkedir” dendiği halde; mali yardım konusunda, Kıbrıs konusunda, azınlıklar konusunda, Gümrük Birliği anlaşması hükümlerinde, Avrupa Parlamentosu kararlarında eşit değil; “öteki” “Hasım” muamelesi yapılıyor.

örnek olarak: Topluluk Türkiye’ye “Kıbrıs” konusunun çözülmesini, siyasi kriterler arasında koşul olarak gösterdiği halde; Güney Kıbrıs’a böyle bir koşul ileri sürmeden üyelik müzakerelerini başlatmıştır. AB Kıbrıs sorununda açıkça Rum yönetiminin yanında yer almaktadır. Kıbrıs’ın tamamının Rum kontrolü altına sokulmasına çalışmaktadır. Bu tutum Avrupa’nın Haçlı Seferlerinden bu yana Kıbrıs ile ilgili emellerinin sonucu ve gereğidir.

Kıbrıs’taki Türk kuvvetlerini işgal kuvveti olarak isimlendiren Avrupa, Ermenistan’ın haksız olarak işgal ettiği Azerbaycan toprakları hakkında susuyor, kısaca Ermeni işgalini onaylıyor.

Diğer ülkelere milyonlarca dolar yardım yapan AB, Türkiye’ye Gümrük Birliği anlaşması ile vermeyi kabul ettiği üç beş dolarlık yardımı Yunanistan’ın vetosunun arkasına saklanarak vermiyor.

AB başka ülkelerdeki azınlıklar konusunda hemen hiçbir işlem yapmazken; Türkiye’de kendi yorumu ile varlığını kabul ettiği, sayısı belirsiz azınlıkların hamisi gibi hareket ediyor.

AB; kabul edilmiş anlaşmaların gereği olan serbest dolaşım hakkını Türkiye’ye kullandırmamaktadır.

Bütün diğer ülkelerdeki terör örgütlerini, teröristler listesine aldığı halde PKK’yı ve DHKPC’yi dışarıda bırakmış, bunları terörist saymamıştır. Sayın Ecevit bu sonuca “Hayret” ettiğini söylüyor. Ben de Sn. Ecevit’in hay ret etmesine hayret ediyorum. çünkü AB’nin tutumu Türkiye’ye karşı diğer davranışları ile çok tutarlı. Daha önce eğitim, para, silah, araç-gereç… vererek destekledikleri, örgüt başını koruyup sakladıkları, Türkiye’deki faaliyetlerini politikalarının bir parçası olarak gördükleri PKK’yı terörist ilan etmeleri çelişki olurdu. Listeye almaları halinde, terörizme destek veren, yataklık yapan ülkeler durumuna düşerlerdi. Onlar bu örgütlerle Türkiye’yi bölmeye çalıştılar. ıleride de aynı amaçla kullanacakları bir örgütü nasıl olur da terörist ilan ederler?

PKK’nın gizli bir listede olduğunu söylüyorlar. Bazıları, Türk toplumunu aldatmaktan zevk alıyor: her halde gizli gizli gülüyorlar.

Bu açık olay bile bir kısmımızı uyarmaya yetmiyor. AB kurumlarından Türkiye’nin yararına karar çıkması çok zor, belki de mümkün değil. üye olursak bu durum değişmeyecek. Büyük olasılıkla aleyhimize ağırlaşarak devam edecek. çünkü üye olduğumuz takdirde, AB bütün organları ile üzerimizde yaptırım yetkilerine sahip olacak.

Katılım Ortaklığı’nın Ağırlıklı Konulan

Katılım Ortaklığı’nda Türkiye’den beklentilere, “Kısa vade” “Orta vade” şeklinde zamana bağlı öncelik verilmiş.

“Açıklayıcı Andıç’ta (3’üncü paragraf) insan haklan, sınır uyuşmazlıkları ve Kıbrıs konularına “özellikle atıfta bulunarak” bu konulardaki siyasi kriterlerin karşılanması yönündeki ilerlemeye ağırlık verileceği açıklanmaktadır. Ağırlık verilen üç konu; Kıbrıs ve Ege’nin Yunanistan’a verilmesi ile, Türkiye’nin bölünmesine sebep olacak isteklerdir.

Kıbrıs ve Ege Sorunları

Kıbrıs konusu ile ilgili açıklamalar: AB’nin Kıbrıs sorunu ile birlikte genel niyetlerini belirleyen, Türkiye’ye yönelik politikalarının ip uçlarını veren önemli örneklerden birisidir

Avrupa Birliği ile Güney Kıbrıs ve Yunanistan üçlüsünün Kıbrıs politikaları, farklı sebeplere ve farklı gerekçelere dayanıyor. Buna rağmen her üçünün amacı aynı sonuçta buluşuyor, örtüşüyor. Her üçü de, Türklerden arındırılmış Kıbrıs’a egemen olmayı planlıyor; her birisi kendi olanakları ile ve işbirliği içerisinde, ortak amaçlı politika uyguluyor.

Avrupa Birliği için Kıbrıs’ın önemi, jeostratejik, jeopolitik konumundan; stratejik ve politik etkinliğinden kaynaklanıyor.

Kıbrıs’ın AB kontrolünde olması kendisine şu yararları sağlayacaktır: AB’nin stratejik güvenliği daha ileriden sağlanmaya başlanacak; Doğu Akdeniz, Anadolu ve Orta Doğu’da (özellikle Suriye, ürdün, Filistin, ısrail, Mısır…) bölgesel düzeyde; Süveyş Kanalı yolu ile evrensel düzeyde etkinliği genişleyecek, kontrolü artmış olacak; Orta Doğu petrolleri üzerinde ABD gücüne dayanan sömürü düzenini günü geldiğinde kendi üstünlüğüne alarak ABD’ne bağımlılığını azaltabilecek, petrol ihtiyacını karşılama işlevini zaman içinde güvenceye alma olanağı doğacak; Türkiye üzerindeki etkinliği artacak; stratejik değeri yükselecek; ıran, Irak, Kürt sorunu, ve Ermenistan ilişkilerine yakınlaşacak. Kutsal topraklar üzerinde etkinliği artacak, Kıbrıs üzerindeki bin yıllık mücadeleyi Batı’nın lehine çözmüş olacak…

Kıbrıs Yunanistan’ın da dününde, bugününde çok önemli bir yer işgal ediyor.

Yunanistan şu kuruluş aşamalarından geçmiştir: 1821 Mora ayaklanması ve işgali;39 1830 Bağımsızlığın ilanı; 1869 ıngiltere’den yedi adayı almaları; 1890 Teselya ve Narda’nın Yunanistan’a verilmesi; 1897 sınır düzeltmesi; 1908 Girit’in alınması; 1913 Makedonya, Epir, Batı Trakya ve Ege adalarının40 işgali; 1919- 1922 Anadolu’yu işgal girişimi; 1941 Oniki adanın alınması.

Bir yüzyılda kurulup gelişen Yunanistan’ın izlediği Megali Idea’nın bundan sonraki hedefleri Kıbrıs, Ege egemenliği ve ıstanbul’dur. Bu amaçlan için Avrupa Birliği olanaklarından büyük ölçüde yararlanarak önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Ege Denizinin Anadolu yakası egemenliği, ıstanbul surları içinde bir din devletinin kurulması, ve Pontus devletinin kurulması için de AB’nin sağlayacağı ortam ve olanaklardan yararlanmaya çalışılacaktır.

Kıbrıs’ın tamamının Rumların yönetimine girmesi, Megali Idea’nın önemli bir ara adımı, aşaması olacak. Böylece Kıbrıs Rumları çok daha güçlenecek, Yunanistan AB ile birlikte yukarıda sayılan büyük politik ve stratejik olanaklara kavuşacaktır. Megali Idea’nın diğer amaçlan (Ege Denizi, ıstanbul, Anadolu, Pontus…) üzerinde yoğunlaşma olanakları bulacaklar; Türkiye güney yanından da kuşatılmış olacak, füze, uçak ve denizden tehdit altında tutulabilecek; petrol çıkış merkezi olan ıskenderun körfezi kontrol altına alınmış olacak; Türkiye’ye karşı Ermeni ve bölücülük konuları daha kolay desteklenebilecek; bunlar ve diğer konularda ıran, Irak, Suriye ve Ermenistan’la Türkiye aleyhine işbirliği kolaylaşacak…

AB’nın, Yunanlıların ve Kıbrıs Rum’larının bu amaçlara ulaşmaları; Kuzey Kıbrıs’taki Türklerin, bütün Kıbrıs’a egemen olacak Rumların arasında azınlık durumuna düşürülmesi, zayıflatılmaları ve Kıbrıs’tan kaçırılmaları ile mümkün olabilecektir.

Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların amacı, Adadaki Türkleri önce azınlık haline getirmek, sonra dışarıya gönderilmelerini sağlamak, dış dünyaya (AB ve ABD) çıkışlarını çekici kılmaktır.

Bunu sağlamanın kolay ve emin yolu olarak, bütün ada sathında mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımını görüyorlar. Bu sebeple BM Genel Sekreteri’nin son anlaşma şartları arasına bu hükmü koyduruyorlar; aynı hususları içerecek federasyon tezi üzerinde duruyorlar, kuzey bölgesi ile beraber AB’ne girmek istiyorlar; hiç olmazsa Türklere de Güney Kıbrıs vatandaşları haklarını vermeye çalışıyorlar…

Türkiye AB üyesi olursa zaten Kuzey ve Güney Kıbrıs arasında hudutlar kalkacağı için amaçlarına ulaşmış olacaklar.

Mal, sermaye ve hizmetlerin Kuzey ve Güney Kıbrıs arasında serbest dolaşımı, Güneydeki Rumların Kuzeye gelip gerekirse mahkeme kararları ile eski mallarına sahip olmalarına sebep olacak, kalan malları da, korkutarak vs. yolla satın alacaklar ve Türklerin AB ülkelerine gitmelerinin ortamını hazırlayacaklar.

Roma Anlaşmasının 3 c fıkrasındaki bir ilke (mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı) hiçbir anlaşma ile ortadan kaldırılamıyacağı için; Kuzeye Güney Kıbrıs arasında varılacak anlaşmaları AB birimleri uygulatmıyacaktır.

KKTC’nin yok olmasını göze almadan Türkiye’nin AB üyeliğini düşünmemesi gerekir. AB üyeliğini isteyenler gerçekte bunu biliyorlar ve KKTC’ni masaya koyarak tehlikeye, riske atıyorlar. Sayın Denktaş görüşmelere katılması için zorlanıyor. Kıbrıs’ın kaybından doğacak so rumluluk çok büyüktür. Bu büyük sorumluluğu AB muhipleri taşıyamaz.

Katılım Ortaklığı Belgesinde Kıbrıs ve Ege

Katılım Ortaklığında Kıbrıs ile ilgili olarak hazırlanan ilk metin ve itirazımız üzerine daha güçlendirilmiş olarak yazılan son metindeki hükümler aşağıya çıkarılmıştır.

ılk metinde “Kısa Vade Siyasi Kriterler” başlığı altında ve son (11’inci) paragraf olarak Kıbrıs konusu şu şekilde ifade edilmişti: “Siyasi diyalog çerçevesinde, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması sürecinin başarılı bir sonuca ulaştırılması yönündeki çabalarının kuvvetle desteklenmesi”.

ılk metinde Kıbrıs sorununun bu şekilde bulunmasını kabul etmeyip, Başbakan tarafından “AB ile ilişkilerimizi gözden geçirmemiz kaçınılmaz olacaktır” denmesi üzerine (Ek – D), madde başı “Siyasi Kriterler” yerine “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriterler” şeklinde değiştirilmiş, Kıbrıs ile ilgili hüküm son paragrafta iken vurgusu arttırılarak, takviye edilerek ilk paragrafa alınmıştır. Hüküm her anlamda daha güçlü hale getirildiği halde ilk sözden dönülmüş ve KOB kabul edilmiştir. Kabul edilen yeni hüküm ve başlığı şu şekildedir: Başlık: “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriterler”, hüküm: “Helsinki sonuçları uyarınca siyasi diyalog çerçevesinde BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Sorunu’na kapsamlı bir çözüm bulunması sürecinin başarılı bir sonuca ulaştırılması yönündeki çabalarının Helsinki sonuçlarının 9a paragrafında değinildiği şekilde kuvvetle desteklenmesi”.

Birinci metni haklı olarak reddeden (Ek – D) Hükümetimizin daha ağırlaştırıldıktan sonraki ikinci metni niçin kabul ettiğini anlamak mümkün değildir.

Kıbrısla ilgili hükümdeki ağırlaştırmaya birinci metinde bulunmayan Ege Sorunu ile ilgili (“Orta Vade”ler arasına) yeni bir hüküm eklenmiştir:

“Helsinki sonuçları uyarınca, Siyasi Diyalog çerçevesinde BM şartı’nda belirlenen uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümü ilkesi altında çözümlenmemiş tüm sınır anlaşmazlıklarını ve ilgili diğer konulan çözmek yolunda her çabayı Helsinki sonuçlarının 4’üncü paragrafında belirtildiği şekliyle göstermesi”

Sonradan eklenen ve Başbakan ve yakınları tarafından kabul edilen bu hükme ve atıf yapılan Helsinki anlaşmasına göre Ege’deki Türk-Yunan anlaşmazlıkları 2004 yılından sonra Adalet Divanı’na götürülecek. Kabul edenler dahil herkes biliyor ki, sorun Adalet Divanında 15-0 Türkiye’nin aleyhine Yunanistan’ın lehine çözülecektir. O halde ilk metni niçin reddettik, ikinci metni neden kabul ettik? Bunun cevabını ben de bulamıyorum.

Yunanlılar, Ege sorununu 2004 yılında Adalet Divanına götürmek için oyalama içindeler. Adalet Divanına gidilmesi Yunanlıların isteği idi. Adalet Divanında Türkiye aleyhine karar çıktığı zaman Ege Yunanlıların olacak. O zaman bugünkü AB üyeliği yanlıları dünyanın neresine kaçacaklar?

Adadaki iki toplumun sorunu olan ve BM ile çözüme kavuşturulmaya çalışılan Kıbrıs sorunu, yanlış politika ve diplomatik hataların sonunda bir Türk-AB sorunu haline getirilmiş, eski anlaşmalar da yaralanmıştır.

Avrupa ınsan Hakları Mahkemesi 10 Mayıs 2001’de Kıbrıs Rum Kesiminin Türkiye’ye karşı başvurusunu karara bağladı. Türkiye’nin Avrupa ınsan Hakları sözleşmesinin bir dizi hükmünü ihlal ettiği sonucuna ulaştı. Türkiye’yi 13 madde altında suçlu buldu. Adanın güneyine giden Rumların mal ve mülklerine ulaşma haklarının engellenmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiği sonucuna ulaştı.

1996’da sonuçlanan Louzidou davasında da, bu kişinin kuzeyde kalan mal ve mülklerine ulaşmasının engellendiği kararı alınmıştı.

Kıbrıs’ı ve Ege’yi göz göre göre tehlikeye atan sorumlular ve bunu çeşitli yollarla destekleyen eski diplomatlar, sebep olacakları kayıpların sorumluluğunu taşıyacaklar, uğrayacağımız kayıpların hesabını Kıbrıs şehit ailelerine de veremeyeceklerdir. Kıbrıs’taki 160 bin Türk’ü tekrar göç etmeye mecbur bırakmak onlara karşı büyük haksızlık olur.

Türk-ış’in yayımladığı AB niyetlerini açıklayan Ek-A’daki AB’nin Kıbrıs Kararları uyarıcı olmalıdır, şehitlerle, Ordumuz ile kurtarılan bölgeyi ve üzerinde yaşayan 160 bin insanımızı, politikacılarımız ve diplomatlarımızın hataları ve ilgisizlikleri sebebiyle Yunanlılara ve AB’ye bırakmamalıyız.

Bilinmelidir ki, AB’nin mal, sermaye ve kişilerin serbest dolaşım vazgeçilmez ilkesi durdukça, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye’nin AB üyesi olması halinde bütün Kıbrıs’ın bir Yunan adası olması önlenemez.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: