‘Rum’ Kategorisi için Arşiv

Yunanistan’a Gülabi notası hazırlanıyor

Ekim 10, 2008

Türkiye, PKK’nın dış ilişkiler sorumlusu Ahmet Gülabi Dere’ye ikamet belgesi veren Yunanistan’ı sert bir nota ile uyarmaya hazırlanıyor.Dışişleri, Yunanistan’ın Dere’ye oturma izni verdiğinin dünkü Hürriyet’te belgelenmesinden sonra harekete geçti. Ankara, Atina Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a konunun yakından takip edilmesi ve gereken girişimlerin yapılması talimatını verdi. Atina Büyükelçiliği’nin gereken resmi değerlendirmeyi yaptıktan sonra kısa süre içinde Yunanistan’a sert ifadeler içeren bir nota vereceği vurgulandı. Dışişleri Sözcüsü Burak Özügergin de, dünkü basın toplantısında Hürriyet’teki haberin, PKK elebaşlarının bazı AB üyesi ülkelerde ellerini kollarını sallayarak rahatça gezdiklerinin bir örneği olduğunu söyledi. Özügergin, “Uzunca bir süreden beri terörle mücadelede Avrupa’dan daha fazla etkin somut önlem ve işbirliği istiyoruz” dedi.

 

Dere, geçen mayıs ayında Brüksel’de AB-Türkiye Karma Parlamentosu’na da katılmak isteyince, Dışişleri Ali Babacan bu toplantıya katılmaktan vazgeçmişti. Dere’nin salondan çıkarılması sonrası Babacan’ın gelmesiyle toplantı başlamıştı. Babacan, önceki gün de Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile yaptığı telefon görüşmesinde, PKK’nın AB üyesi ülkelerdeki faaliyetlerinden yakındı ve birçok somut belge gönderilmesine rağmen, PKK elebaşlarının Türkiye’ye iade edilmemesine de sitem etti.

Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek

Ekim 9, 2008

Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek“Bu kitabı mutlaka okumalısız… Bu konuda çok kitap okudum; hiçbirinde Mustafa Akyol’un kitabı kadar komple, sağlıklı bir dökümle karşılaşmadım.”Mehmet Ali Birand

“Akyol’un kitabında katılmadığınız yargılar olsa bile, karşıt yargıyı da oluşturacak zengin malzemeyi bulabilirsiniz… Kitaplığınıza alın.”Doğan Hızlan

“Çok önemli analizler içeriyor.”Mehmet Metiner

“Akıcı bir üslûp ve bilgi dolu bir eser.”Nazlı Ilıcak

“Mustafa Akyol objektif, önyargısız… Kutluyorum.”Oral Çalışlar

“Sorunun genel bir fotoğrafını çekiyor… öneriyorum.”Mehmet Y. Yılmaz

ÖRNEK BÖLÜM: Kitabın 5. bölümünün tamamını buradan indirip okuyabilirsiniz.*

ONLINE SİPARİŞ: Kitabı, internet satış sitesi Ideefixe‘den hemen satın alabilirsiniz.
KİTAPTAN KONU BAŞLIKLARI:

• Kürtler Osmanlı İmparatorluğu’na kendi rızalarıyla nasıl ve neden katıldılar?

• Sultan II. Abdülhamid neden “Kürtlerin babası” olarak ünlendi?

• “Araplar” Osmanlı’yı gerçekten arkadan vurdu mu?

• Kürtler, I. Dünya Savaşı’nda ve Milli Mücadele’de işgalcilere karşı Türklerle omuz omuza nasıl savaştı?

• Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin kalbini nasıl kazandı? Kürt liderler, neden Sevr Anlaşması’nı protesto etti?

• Hilafet’in kaldırılması Kürt sorununu nasıl etkiledi?

• Musul gerçekten niçin kaybedildi? Şeyh Said isyanında “İngiliz parmağı” var mıydı?

• Tek Parti dönemi Kürtleri neden küstürdü? 30′lu yılların Türk ırkçılığı, Kürt milliyetçiliğini nasıl kışkırttı?

• “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyası, Kürtleri Türkçe öğrenmekten nasıl alıkoydu?

• Türk ırkçılığı bugün neden Türkiye için bir tehdit? Türkçüler nasıl bölücülük yapıyor?

• Kürtçülüğün esasları nedir? Ve neden çarpıktır? Bu bağnaz ideoloji, Kürtçüleri nasıl kör ediyor? İsmail Beşikçi, Kemal Burkay ve “federasyoncular” nerede yanılıyor?

• Kürdistan gerçekten bir “sömürge” mi? Güneydoğu kasten “geri bırakıldı” mı?

• Neden bazı Kürt milliyetçileri “İslam’dan kurtulalım, Zerdüşt dinini diriltelim” diyor?

• Katı laiklik anlayışı, Türkiye’nin Kürt sorununun çözümüne nasıl sekte vuruyor?

• Türkiye bölünebilir mi? Federasyon kurulabilir mi? Neden terörist PKK bile bu formülleri artık savunmuyor? Üniter devlet ve bireysel özgürlüklerden başka bir çözüm yolu var mı?

• “Türklük” yerine “Türkiyelilik” mümkün mü?

• Etnik sorunlar dünyada nasıl çözülüyor? Bunlardan nasıl dersler çıkarabiliriz?

• Irak Kürtleri Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Kuzey Irak bizim için bir tehlike mi, yoksa imkan mı?

Bunların ve daha pek çok sorunun cevabı, Mustafa Akyol’un kaleminden, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek‘te. Türkiye’nin en önemli sosyal ve siyasi problemini her açıdan masaya yatıran bu kitap, sadece dev bir akademik araştırma değil, aynı zamanda Türkçülüğe ve Kürtçülüğe karşı güçlü bir meydan okuma…

Unutulan Fotoğraflar – Bölüm-3 Forgotten Photographs – Section-3

Ekim 9, 2008

 

UNUTULAN FOTOĞRAFLAR – BÖLÜM III
FORGOTTEN PHOTOGRAPHS – SECTION
III
 
 
TERÖRLE MÜCADELEDE MEHMETÇİK
MEHMED,TURKISH SOLDIER IN FIGHT AGAINST
TERROR
 
 


1

OPERASYON ÖNCESİ ASKERLERİMİZ SON HAZIRLIKLARINI YAPIYOR VE TALİMATLARI
ALIYORLAROUR SOLDIERS ARE MAKING FINAL PREPARATIONS AND GETTING INSTRUCTIONS BEFORE
OPERATION

 

2

OPERASYON ÖNCESİ SON TALİMATLAR VERİLİYORLAST DIRECTIONS ARE GIVEN BEFORE OPERATION


3

BÖLGENİN GÜVENLİĞİ İÇİN ASKERLERİMİZ GÜNLÜK DENETİMLERİNİ YAPIYOROUR SOLDIERS DO DAILY INSPECTIONS FOR THE SECURITY OF THE REGION


4

İÇ GÜVENLİK HAREKATINDA MEHMETÇİKMEHMETCIK IN INTERNAL SECURITY OPERATIONS


5

İÇ GÜVENLİK HAREKATLARI, ASKERLERİMİZİN BÖLGEYİ DENETLEMELERİOUR SOLDIERS ARE INSPECTING THE REGION DURING THE INTERNAL SECURITY
OPERATIONS


6

İÇ GÜVENLİK OPERASYONLARINDA ASKERLERİMİZİN KENDİLERİNE OLAN GÜVEN VE
CESARETLERİOUR SOLDIERS’ SELF-CONFIDENCE AND COURAGE DURING THE INTERNAL SECURITY
OPERATIONS


7

İÇ GÜVENLİK BÖLGESİNDE, SINIR KARAKOLUNA AİT NÖBET YERİSENTRY BOX OF BORDER GENDARME STATION IN INTERNAL SECURITY REGION


8

SINIR BÖLGELERİMİZDE USULSUZ GEÇİSLERİ VE OLASI ÇATIŞMALARI ÖNLEMEK İÇİN
ASKERLERİMİZ SINIR GÜVENLİĞİMİZİ KORUYORLAROUR SOLDIERS ARE WATCHING OVER THE BORDERS TO OBSTRUCT IMPROPERLY
TRANSITIONS OVER THE BORDERS AND POSSIBLE SKIRMISHES


10

OPERASYONLAR VE BÖLGENİN DENETLEMESİ HAVA ŞARTLARI NASIL OLURSA OLSUN DEVAM
ETMEKTEDİROPERATIONS AND REGION INSPECTIONS ARE CONTINUED WITHOUT BEING AFFECTED FROM
CLIMATIC CONDITIONS


12

YAPILAN OPERASYONLARDA ELE GEÇİRİLEN TERÖRİSTLERE YARDIM EDEN MEHMETÇİKMEHMETCIK HELPING THE TERRORISTS SEIZURED DURING THE OPERATIONS


14

YAPILAN OPERASYONLARDA ELE GEÇİRİLEN BİR TERÖRİSTA TERRORIST CAUGHT DURING THE OPERATIONS DONE


15

YAPILAN OPERASYONLARDA ELE GEÇİRİLEN, TERÖRİSTLERİN KULLANDIĞI SİLAH VE
MÜHİMMATLARTERRORISTS’ WEAPONS AND MUNITIONS CAUGHT DURING THE OPERATIONS DONE


16

MEHMETÇİĞİN KIZKARDEŞİNE BAKIŞIMEHMETCIK’S LOOK AT HIS SISTER


17

SINIR BÖLGESİNDE NÖBET TUTAN MEHMETÇİKMEHMETCIK STANDING GUARD ON BORDER REGION


19

İÇ GÜVENLİK OPERASYONLARINDA BAYAN SUBAYLARIMIZ DA GÖREV ALMIŞLARDIRFEMALE OFFICERS WERE ALSO ON DUTY DURING INTERNAL SECURITY OPERATIONS


20

İÇ GÜVENLİK HAREKATLARINDA HAVADAN DA DENETLEMELER YAPILMAKTADIRAERIAL INSPECTIONS ARE ALSO DONE DURING THE INTERNAL SECURITY OPERATIONS


22

İÇ GÜVENLİK OPERASYONLARINDA MEHMETÇİKMEHMETCIK IN INTERNAL SECURITY OPERATIONS


24

ARAZİ VE İKLİM ŞARTLARI, GÖREVİN KUTSALLIĞINI VE VATANIN BÖLÜNMEZ
BÜTÜNLÜĞÜNÜ ETKİLEYEMEZFIELD AND CLIMATE CONDITIONS CAN’T EFFECT THE DUTY’S SACREDNESS AND
MOTHERLAND’S UNSEPERABLE INTEGRITIY


26

OPERASYONA ÇIKMADAN ÖNCE YAPILAN ANT İÇME TÖRENİOATH CEREMONY BEFORE STARTING AN OPERATION


27

OPERASYONDAN BİR GÖRÜNTÜA VIEW FROM OPERATION


28

HAKKARİ SINIRINDA BİR GÖZETLEME YERİAN OBSERVATION POST AT HAKKARI BORDER REGION


29

MEHMETÇİK KÖY DESTEK FAALİYETLERİNDE KÖYDEKİ OKULLARI ONARIYOR VE OKULLARIN
EKSİKLERİNİ GİDERİYORMEHMETCIK REPAIRS THE SCHOOLS AND COMPLETES THE SHORTAGES OF SCHOOLS DURING
VILLAGE SUPPORT ACTIVITIES


33

KÖY DESTEK FAALİYETLERİNDE KÖYDEKİ ÖĞRENCİLERİN GİYİM İHTİYAÇLARI
KARŞILANIYORTHE GARMENT REQUIREMENTS OF STUDENTS IN THE VILLAGES ARE MET DURING VILLAGE
SUPPORT ACTIVITIES


35

MEHMETÇİK KÖY DESTEK FAALİYETLERİNDE, VETERİNERLİK HİZMETİ VERİYORMEHMETCIK GIVES VETERINARIAN SUPPORT DURING VILLAGE SUPPORT ACTIVITIES


37

KÖY DESTEK FAALİYETLERİNDE SAĞLIK HİZMETLERİ VERİLMEKTEDİRHEALTH SERVICES ARE GIVEN DURING VILLAGE SUPPORT ACTIVITIES


39

KÖY DESTEK FAALİYETLERİNDE TÜM İMKANLAR SEFERBER EDİLMEKTEDİRALL CAPABILITIES ARE PROVIDED DURING VILLAGE SUPPORT ACTIVITIES


41

SAĞLIK TARAMASI YAPILMAKTADIR VE VATANDAŞLARIN SAĞLIK SORUNLARI İLE
İLGİLENİLMEKTEDİRHEALTH TRACKING IS DONE AND CITIZENS’ HEALTH PROBLEMS ARE BEING INSPECTED


42

SUBAYLARIMIZ ÇOCUKLAR VE EĞİTİMLERİ İLE İLGİLENMEKTE VE GEREKEN YARDIMLARI
YAPMAKTADIRLAROUR OFFICERS ARE TAKING AN INTEREST IN CHILDREN AND THEIR EDUCATION AND
SUPPORTING WITH AIDS


44

ÖĞRENCİLERİN OKUL İHTİYAÇLARININ KARŞILANMASISTUDENTS’ SCHOOL REQUIREMENTS ARE SATISFIED


46

NİKAH VE SÜNNET TÖRENLERİ ORGANİZE EDİLMEKTEDİRMARRIAGE AND CIRCUMCISE CEROMONIES ARE ORGANIZED


48

KOMUTANLARIMIZ KÖYLERİ ZİYARET EDEREK VATANDAŞLARA GİYECEK VE KIRTASİYE
YARDIMI YAPMAKTADIRLAROUR COMMANDERS ARE VISITING THE VILLAGES AND GIVING GARMENT AND STATIONERY
ASSISTANCE TO CITIZENS


49

GEZİLER ESNASINDA ÇOCUKLARLA YAKINDAN İLGİLENİLMEKTEDİRCHILDREN ARE PAID ATTENTION DURING JOURNEYS


51

GAZİLERİMİZOUR VETERANS

Unutulan Fotoğraflar – Bölüm-2 Forgotten Photographs – Section-2

Ekim 9, 2008

 

UNUTULAN FOTOĞRAFLAR – BÖLÜM II
FORGOTTEN PHOTOGRAPHS – SECTION II
 
KADEK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN DIŞ DESTEKÇİLERİ
FOREIGN SUPPORTERS OF TERRORIST
ORGANIZATION PKK/KADEK
 
 


1-2

TERRÖRİST BAŞI ABDULLAH ÖCALAN İÇİN HAZIRLANMIŞ PASAPORTPASSPORT PREPARED FOR HEAD OF TERRORISTS ABDULLAH OCALAN

 

3

PKK’NIN HALKTAN TOPLADIĞI PARALAR KARŞILIĞINDA VERMİŞ OLDUGU ÜYELİK
MAKBUZLARIMEMBERSHIP RECEIPTS OF PKK GIVEN IN RETURN FOR THE MONEY COLLECTED FROM
PEOPLE


4

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ BAŞINI ZİYARET EDEN MİDİLLİ MİLLET VEKİLİ DİMİTRİOUS
VUNATSOS (PASOK MERKEZİ KOMİTE ÜYESİ)LESBOS PARLIAMENTARIAN DIMITRIOUS VUNATSOS (PASOK CENTRAL COMMITTEE MEMBER)
VISITING HEAD OF PKK


5

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ BAŞINI ZİYARET EDEN YUNANİSTAN PARLAMENTO ÜYELERİGREEK PARLIAMENTARIANS VISITING THE HEAD OF PKK TERRORIST ORGANIZATION


6

YUNANLI GENARAL DİMİTRİS MATAFİAS’İN BEKA VADİSİNDEKİ PKK TERÖR ÖRGÜTÜ
KAMPINDAKİ GÖRÜNTÜSÜGREEK GENERAL DIMITRIS MATAFIAS IN THE CAMP OF PKK TERRORIST ORGANIZATION IN
BEKAA VALLEY


7

SÖZDE KÜRT HALKINA EKONOMİK DESTEK AMACIYLA “ETNİKE TRAPEZA” BANKASINDA
KARAVAN DESTEĞİ ADI ALTINDA AÇILAN HESAP NUMARASI: 159/48 02-03-99THE BANK ACCOUNT USED FOR SO-CALLED ECONOMICAL SUPPORT TO KURDISH PEOPLE AT
BANK “ETNİKE TRAPEZA” NAMED AS CARAVAN SUPPORT, ACCOUNT NUMBER 159/48
02-03-99


8

PKK MİLİTANLARINA HER TÜRLÜ DESTEĞİ SAĞLAMAKLA BİRLİKTE ASKERİ EĞİTİM DE
VEREN YUNAN AMİRALİ ANDONİS NAKSAKİSGREEK ADMIRAL ANDONIS NAKSAKIS WHO PROVIDE THE PKK MILITANTS EVERY KIND OF
SUPPORT AND ALSO GIVES MILITARY EDUCATION TO THEM


10

YUNAN PARLAMENTOSU BAŞKAN YARDIMCISI PANAYOTİS SGURİDES, YUNANİSTAN’IN
MAKEDONYA ÜZERİNDEKİ EMELİNİ SİMGELEYEN BAYRAĞI TERÖRİST A. ÖCALAN’A
VERİRKEN (01.07.1995 MİLLİYET)PANAYOTIS SGURIDES, VICE PRESIDENT OF GREEK PARLIAMENT, IS GIVING A FLAG
THAT SHOWS THE HISTORICAL DESIRES OF GREECE ON MACEDONIA TO TERRORIST A.
OCALAN (01.07.1995 MILLIYET)


11

A.ÖCALAN’IN KENDİSİ GİBİ SURİYE’YLE İŞBİRLİĞİ YAPAN C. TALABANİ İLE KURDUĞU
İĞRENÇ İTTİFAKIN FOTOĞRAFI (AKŞAM, 31.08.1995)PHOTOGRAPH OF DISGUSTING ALLIANCE BETWEEN A. OCALAN AND C. TALABANI WHO
COOPERATES WITH SYRIA LIKE OCALAN (AKSAM, 31.08.1995)


12

SURİYE, 1980′Lİ YILLARDA BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’NIN ÜÇÜNCÜ ÜLKELERLE
İLİŞKİLERİNİ, ŞAM’DAKİ BÜYÜK ELÇİLİKLER VASITASIYLA SAGLIYORDU. BUGÜN İSE
TÜM OLANAKLARINI YUNANLI VE RUM POLİTİKACI VE GAZETECİLER İÇİN KULLANIYOR. (HEMATA
27.06.1995)IN 1980s, SYRIA OBTAINED THE RELATIONS BETWEEN THE TERRORIST ORGANIZATION
PKK AND THE THIRD NATIONS THROUGH THEEM BASSIES IN DAMASCUS. NOWADAYS THEY
USE ALL THEIR CAPABILITIES FOR GREEKS, GREEK POLITICIANS AND JOURNALISTS. (HEMATA
27.06.1995)


13

AMERİKA ADALET BAKANLIĞI, UYUŞTURUCU İLE SAVAŞ İDARESİ’NİN HAZİRAN 1995
TARİHLİ, BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’YI “NARCO-TERRORIST” OLARAK İSİMLENDİRDİĞİ
RAPOR. (YENİ YÜZYIL, 29.06.1995)REPORT THAT NAMES PKK AS “NARCO-TERRORIST” PREPARED BY DRUG ENFORCEMENT
ADMINISTRATION OF U.S. DEPARTMENT OF JUSTICE IN JUNE 1995. (YENI YUZYIL,
29.06.1995)


14

SURİYE’NİN BÖLÜCÜ MARKSİST-LENİNİST TERÖR ÖRGÜTÜNE SAĞLADIĞI DESTEĞİN ASKERİ
BOYUTLARINI GÖSTEREN ARAPÇA BİR YAYIN. MÜSLÜMAN YAYIN ORGANI EL NAZİR’İN 42.
SAYISINDAYER ALAN HABERDE, 4 SURİYELİ AJANIN SAMANDAĞI’NDAN TÜRKİYE’YE
SIZDIKLARI VE YANLARINDA MAYIN, DİNAMİT VE BÜYÜK MİKTARDA SURİYE LİRASI
TAŞIDIKLARI YAZMAKTADIR.AN ARABIC PUBLICATION THAT SHOWS MILITARY SUPPORT OF SYRIA TO
MARXIST-LENINIST SEPARATIST TERRORIST ORGANIZATION. 42th ISSUE OF MUSLIM
PUBLICATION EL-NAZIR REPORTS, 4 SYRIAN AGENTS LEAKED OUT THROUGH SAMANDAGI
AND CARRIED MINES, DYNAMITES AND A LOT OF SYRIAN LIRAS WITHIN THEM.

Unutulan Fotoğraflar – Bölüm-1 Forgotten Photographs – Section-1

Ekim 9, 2008

 

UNUTULAN FOTOĞRAFLAR – BÖLÜM I
FORGOTTEN PHOTOGRAPHS – SECTION I
 
KADEK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAPTIĞI KATLİAMLAR
MASSACRES COMMITTED TERRORIST
ORGANIZATION PKK/KADEK


22.01.1987

HAKKARİ, ULUDERE, ORTABAĞ KÖYÜHAKKARI, ULUDERE, ORTABAG VILLAGE

 

24.01.1987

MARDİN, MİDYAT, BAYBURT KÖYLERİ, EFELER MEZRASI, 3 ERKEK, 1 KADIN, 7 ÇOCUKVILLAGES OF MARDIN, MIDYAT, BAYBURT, EFELER HAMLET, 3 MEN, 1 WOMAN, 7
CHILDRED


07.03.1987

MARDİN, NUSAYBİN, AÇIKYOL KÖYÜ, 6 ÇOCUK, 2 KADINMARDIN, NUSAYBIN, ACIKYOL VILLAGE, 6 CHILDREN, 2 WOMEN


20.06.1987

MARDİN, ÖMERLİ, PINARCIK KÖYÜ, 17 ÇOCUK, 6 KADIN, 7 ERKEKMARDIN OMERLI, PINARCIK VILLAGE, 17 CHILDREN, 6 WOMEN, 7 MEN


09.07.1987

DİYARBAKIR, HANİ KIRIM KÖYÜDIYARBAKIR, HANI KIRIM VILLAGE


22.07.1987

HAKKARİ, ULUDERE, TAŞDELEN KÖYÜHAKKARI, ULUDERE, TASDELEN VILLAGE


08.09.1987

SİİRT, PERVARİ, SIĞIRKAYA KÖYÜSIIRT, PERVARI, SIGIRKAYA VILLAGE


21.09.1987

ŞIRNAK, GÜNEYCE KÖYÜ, ZOVİYABERMİ MEZRASISIRNAK, GUNEYCE VILLAGE, ZOVIYABERMI HAMLET


21.09.1987

ŞIRNAK, GÖRME KÖYÜ, GURUBİLEN MEZRASI, 4 ÇOCUK, 5 KADIN, 2 ERKEKSIRNAK, GORME VILLAGE, GURUBILEN HAMLET, 4 CHILDREN, 5 WOMEN, 2 MEN


12.10.1987

ŞIRNAK, REZZUK MEZRASISIRNAK, REZZUK HAMLET


28.03.1988

SİİRT, ERUH, FINDIKBUCAĞI, YAĞIZOYMAK KÖYÜSIIRT, ERUH, FINDIKBUCAGI, YAGIZOYMAK VILLAGE


09.05.1988

ŞIRNAK, DERELER KÖYÜ, TARAKLI MEZRASI, 4 KADIN, 8 ERKEKSIRNAK, DERELER VILLAGE, TARAKLI HAMLET, 4 WOMEN, 8 MEN


10.05.1988

MARDİN, NUSAYBİN, BAHMİNİ MEZRASI, 6 ÇOCUK, 2 KADIN, 7 ERKEKMARDIN, NUSAYBIN, BAHMINI HAMLET, 6 CHILDREN, 2 WOMEN, 7 MEN


05.11.1988

MARDİN, DARGEÇİT, YAZIÖREN KÖYÜ, 3 ÖĞRETMENMARDİN, DARGECIT, YAZIOREN VILLAGE, 3 TEACHERS


25.01.1989

ŞIRNAK, KÖMÜR OCAKLARI BASKINISIRNAK, RAID TO COAL MINES


01.05.1989

SİİRT, FINDIKYOLU, 4 ASKER, 1 ERKEKSIIRT, FINDIKYOLU, 4 SOLDIERS, 1 MAN


11.08.1989

ŞIRNAK, CİZRE, HİSAR KÖYÜ, 2 ÇOCUK, 1 KADIN, 1 ERKEKSIRNAK, CIZRE, HISAR VILLAGE, 2 CHILDREN, 1 WOMAN, 1 MAN


14.08.1989

ŞIRNAK, ERUH, DEMİREMEK KÖYÜ, BENEKEMER MEVKİİ, KARAYOLLARINA AİT ARAÇLARIN
YAKILMASISIRNAK, ERUH, DEMIREMEK VILLAGE, BENEKEMER LOCATION, VEHICLES OF GENERAL
DIRECTORATE OF HIGHWAYS WERE BURNT


21.08.1989

BİNGÖL, AKTAŞ KÖYÜBINGOL, AKTAS VILLAGE


06.09.1989

ŞIRNAK, ERUH, MİLAN MEZRASI, ÖĞRETMENSIRNAK, ERUH, MILAN HAMLET, TEACHER


10.09.1989

MARDİN, CİZRE, HİSAR VE ÇAĞLAYAN KÖYLERİMARDIN, CIZRE, HISAR AND CAGLAYAN VILLAGES


02.11.1989

SİİRT, PERVARİSIIRT, PERVARI


09.11.1989

DİYARBAKIR, LİCE, DURU KÖYÜ, GOMABEKAN MEZRASIDIYARBAKIR, LICE, DURU VILLAGE, GOMABEKAN HAMLET


15.11.1989

MARDİN, MİDYAT, KILAVUZ KÖYÜ, 1 KADIN, 1 ERKEKMARDIN, MIDYAT, KILAVUZ VILLAGE, 1 WOMAN, 1 MAN


24.11.1989

HAKKARİ, YÜKSEKOVA, İKİYAKA KÖYÜ, 3 ERKEK, 6 KADIN, 13 ÇOCUKHAKKARI, YUKSEKOVA, IKIYAKA VILLAGE, 3 MEN, 6 WOMEN, 13 CHILDREN


09.01.1990

SİİRT, ERUH DÜĞÜNYURDU KÖYÜSIIRT, ERUH DUGUNYURDU VILLAGE


26.02.1990

MARDİN, SİLOPİ, DEREBAŞI KÖYÜMARDIN, SILOPI, DEREBASI VILLAGE


10.04.1990

SİİRT, PERVARİ TOSUNTARLA VE KÖPRÜÇAY KÖYLERİ ÖRTÜLÜ MEZRASISIIRT, PERVARI TOSUNTARLA AND KOPRUCAY VILLAGES ORTULU HAMLET


03.05.1990

DİYARBAKIR, KULP, YAYLACIK KÖYÜ, KALESOR MEZRASIDIYARBAKIR, KULP, YAYLACIK VILLAGE, KALESOR HAMLET


10.06.1990

ŞIRNAK, GÜÇLÜKONAK, ÇEVRİMLİ KÖYÜ, 11 ÇOCUK, 7 KADIN, 9 ERKEKSIRNAK, GUCLUKONAK, CEVRIMLI VILLAGE, 11 CHILDREN, 7 WOMEN, 9 MEN


29.07.1990

ŞIRNAK, ERUH, GÜLBURNU KÖYÜSIRNAK, ERUH, GULBURNU VILLAGE


10.08.1990

MUŞ, MERKEZ, YANGIN BUCAĞI, ULUKAYA KÖYÜ, 2 ERKEKMUS, CENTER, YANGIN SUBDISTRICT, ULUKAYA VILLAGE, 2 MEN


17.09.1990

KARS, KAĞIZMAN, BÖCÜKLÜ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, BOCUKLU VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


10.10.1990

YUKARI DAMLAPINAR KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASI, 1 ÖGRETMEN ÖLDÜRÜLDÜYUKARI DAMLAPINAR VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT, 1 TEACHER WAS MURDERED


08.01.1991

KAHRAMANMARAŞ, PAZARCIK, KIZKAPANLI, OTOBUS YAKMAKAHRAMANMARAS, PAZARCIK, KIZ KAPANLI, BUS WAS BURNT


15.02.1991

KAHRAMANMARAŞ, PAZARCIK, SALLIUŞAĞI KÖYÜ, DEMİRYOLUNDA TAHRİP, 1 VATANDAŞ
ÖLDÜRÜLDÜKAHRAMANMARAS, PAZARCIK, SALLIUSAGI VILLAGE, RAILWAY WAS DESTROYED, A
CITIZEN WAS MURDERED


04.03.1991

ŞIRNAK, İDİL, PTT ARACINA SALDIRISIRNAK, IDIL, ATTACK TO PTT (POST, TELEPHONE, TELEGRAPH)’S VEHICLE


16.04.1991

MUŞ, HASKÖY, SAZLIKBAŞI KÖYÜ, TREN TAHRİBİMUS, HASKOY, SAZLIKBASI VILLAGE, TRAIN WAS DESTROYED


27.04.1991

KARS, DİGOR, BAŞKÖY, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, DIGOR, BASKOY, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


25.12.1991

İSTANBUL, BAKIRKÖY, ÇETİNKAYA MAĞAZASI, 6 ÇOCUK, 6 KADINISTANBUL, BAKIRKOY, CETINKAYA STORE, 6 CHILDREN, 6 WOMEN


19.03.1992

ŞIRNAK, CİZRE MERKEZ, BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’YA YARDIM ETMEYİ REDDETTİGİ
İÇİN BU ÖRGÜTÜN VAHŞETİNE KURBAN EDİLEN BİR VATANDAŞSIRNAK, CIZRE CENTER, A CITIZEN WHO REFUSED TO HELP SEPERATIST TERRORIST
ORGANIZATION PKK, WAS SACRIFICED TO SAVAGENESS OF THE ORGANIZATION


22.06,1992

BATMAN, GERÇUŞ, ŞEKİ KÖYÜ, 7 ÇOCUK, 1 KADIN, 2 ERKEKBATMAN, GERCUS, SEKI VILLAGE, 7 CHILDREN, 1 WOMAN, 2 MEN


28.06.1992

BİTLİS, MUTKİ, BASKINBITLIS, MUTKI, RAID


05.10.1992

KAHRAMANMARAŞ, PAZARCIK, HARMANCIK KÖYÜ, 6 VATANDAŞ ÖLDÜRÜLDÜKAHRAMANMARAS, PAZARCIK, HARMANCIK VILLAGE, 6 CITIZENS WERE MURDERED


05.10.1992

KAHRAMANMARAŞ, PAZARCIK, KARABIYIKLI, ARAÇ YAKMAKAHRAMANMARAS, PAZARCIK, KARABIYIKLI, A VEHICLE WAS BURNT


09.11.1992

GAZETECİ YAŞAR ALTAY’IN ÖLDÜRÜLMESİJOURNALIST YASAR ALTAY WAS MURDERED


09.11.1992

DİYARBAKIR, HANİ 4 ERKEK, 5 KADIN, 4 ÇOCUKDIYARBAKIR, HANI 4 MEN, 5 WOMEN, 4 CHILDREN


24.05.1993

BİNGÖL, ELAZIĞ KARAYOLUBINGOL, ELAZIG HIGHWAY


09.06.1993

IĞDIR, YÜZBAŞILAR KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIIGDIR, YUZBASILAR VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


09.06.1993

IĞDIR, KAZANCI KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIIGDIR, KAZANCI VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


26.06.1993

MARDİN, YEŞİLLİ, KOYUNLU KÖYÜ, 1 ÇOCUK, 4 KADIN,3 ERKEK

MARDIN, YESILLI, KOYUNLU VILLAGE, 1 CHILD, 4 WOMEN, 3 MEN


29.06.1993

MARDİN, YALIM KÖYÜ, HAMZABEY MEZRASI 4 ÇOCUK, 2 KADINMARDIN, YALIM VILLAGE, HAMZABEY HAMLET 4 CHILDREN, 2 WOMEN


05.07.1993

ERZINCAN, KEMALİYE, BAŞBAĞLAR, ARAÇ YAKMAERZINCAN, KEMALIYE, BASBAGLAR, A VEHICLE WAS BURNT


05.07.1993

ERZİNCAN, KEMALİYE, BAŞBAĞLAR KÖYÜ, 5 KADIN, 27 ERKEKERZINCAN, KEMALIYE, BASBAGLAR VILLAGE, 5 WOMEN, 27 MEN


13.07.1993

KARS, DİGOR, GÜLHAYRAN KÖYÜ, VATANDAŞA AİT MİNİBÜSÜN YAKILMASIKARS, DIGOR, GULHAYRAN VILLAGE, A CITIZEN’S MINIBUS WAS BURNT


18.07.1993

VAN, BAHÇESARAY, SÜNDÜZ YAYLASI, 14 ÇOCUK, 8 KADIN, 4 ERKEKVAN, BAHCESARAY, SUNDUZ PLATEAU, 14 CHILDREN, 8 WOMEN, 4 MEN


23.07.1993

AĞRI, ÇATALLIPAŞA KÖYÜ, KÖY YAKMAAGRI, CATALLIPASA VILLAGE, VILLAGE WAS BURNT


25.07.1993

ŞANLIURFA, KARAKOYUN MEZRASI, VATANDAŞA AİT TRAKTÖRÜN YAKILMASISANLIURFA, KARAKOYUN HAMLET, A CITIZEN’S TRACTOR WAS BURNT


25.07.1993

IĞDIR, TUZLUCA, KARACAÖREN KÖYÜ, KARAKOL BASKINIIGDIR, TUZLUCA, KARACAOREN VILLAGE, RAID TO GENDARME STATION


20.08.1993

ŞANLIURFA, SURUÇ, YOĞURTÇU KÖYÜSANLIURFA, SURUC, YOGURTCU VILLAGE


24.08.1993

BATMAN, GERCÜŞ, AYRANLI MEVKİİBATMAN, GERCUS, AYRANLI LOCALITY


01.09.1993

AĞRI, ELEŞKİRT, AŞAĞI KOPUZ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIAGRI, ELESKIRT, ASAGI KOPUZ VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


04.09.1993

DİYARBAKIR, EĞİL, VARANTEPE MEVKİİDIYARBAKIR, EGIL, VARANTEPE LOCALITY


07.09.1993

IĞDIR, EVCİ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIIGDIR, EVCI VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


11.09.1993

IĞDIR, ÇAKIRTAŞ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIIGDIR, CAKIRTAS VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


25.09.1993

HAKKARİ, MERKEZ, POLİS OTOSUNA SALDIRIHAKKARI, CENTER, ATTACK TO POLICE VEHICLE


29.09.1993

BATMAN, KOZLUK, BEŞKONAK KÖYÜ, SERİKAN MEZRASI, 2 ÇOCUK, 4 KADIN, 1 ERKEKBATMAN, KOZLUK, BESKONAK VILLAGE, SERIKAN HAMLET, 2 CHILDREN, 4 WOMEN, 1 MAN


30.09.1993

DİYARBAKIR, BİSMİL 1 ERKEKDIYARBAKIR, BISMIL 1 MAN


02.10.1993

KAHRAMANMARAŞ, ELBİSTAN, SEVDİLLİ KÖYÜ, OFALAR MEZRASI, OTOBUS TARAMA, 1
VATANDAŞ ÖLDÜRÜLDÜ, 9 VATANDAŞ YARALANDIKAHRAMANMARAS, ELBISTAN, SEVDILLI VILLAGE, OFALAR HAMLET, A BUS WAS SWEEPED,
A CITIZEN WAS MURDERED, 9 CITIZENS WERE WOUNDED


04.10.1993

SİİRT, ŞİRVAN, DALTEPE KÖYÜ, 10 ÇOCUK, 7 KADIN, 16 ERKEKSIIRT, SIRVAN, DALTEPE VILLAGE, 10 CHILDREN, 7 WOMEN, 16 MEN


07.10.1993

TUNCELİ, PERTEK, PINARLAR KÖYÜ, 4 ÖĞRETMENİN ÖLDÜRÜLMESİTUNCELI, PERTEK, PINARLAR VILLAGE, 4 TEACHERS WERE MURDERED


07.10.1993

ERZİNCAN, MERKEZ, TEPECİK KÖYÜ, KAÇIRILARAK ÖLDÜRÜLEN 1 VATANDAŞERZINCAN, CENTER, TEPECIK VILLAGE, A CITIZEN WAS KIDNAPPED AND MURDERED


16.10.1993

KARS, KAĞIZMAN, KEŞİŞKURAN KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, KESISKURAN VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


16.10.1993

KARS, KAĞIZMAN, KURUYAYLAK KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, KURUYAYLAK VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


18.10.1993

KARS, KAĞIZMAN, GÜNİNDİ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, GUNINDI VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


18.10.1993

KARS, KAĞIZMAN, AKÇAKALE KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, AKCAKALE VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


18.10.1993

KARS, KAĞIZMAN, AKYAYLA KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, AKYAYLA VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


19.10.1993

ŞANLIURFA, SURUÇ, YAĞIŞLI KÖYÜ, YOLCU OTOBÜSÜNÜN YAKILMASISANLIURFA, SURUC, YAGISLI VILLAGE, PASSANGER BUS WAS BURNT


19.10.1993

KARS,KAĞIZMAN, KARAKALE KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, KARAKALE VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


22.10.1993

SİİRT, BAYKAN, GÜLBULAK KÖYÜ, DERİNCE MEZRASI, 1 ERKEK, 8 KADIN, 13 ÇOCUKSIIRT, BAYKAN, GULBULAK VILLAGE, DERINCE HAMLET, 1 MAN, 8 WOMEN, 13 CHILDREN


25.10.1993

ERZURUM, ÇAT, YAVİ BELDESİ, 40 ERKEKERZURUM, CAT, YAVI TOWN, 40 MEN


25.10.1993

BİNGÖL, ÇOBANTAŞI, SOĞUKÇESME MEZRASI, 3 ARAÇ YAKMA, 1 VATANDAŞIN
ÖLDÜRÜLMESİBINGOL, COBANTASI, SOGUKCESME HAMLET, 3 VEHICLES WERE BURNT, A CITIZEN WAS
MURDERED


31.10.1993

DİYARBAKIR, EĞİL, KALKAN KÖYÜ, VARANTEPE MEVKİİ, BELEDİYEYE AİT ARACIN
YAKILMASIDIYARBAKIR, EGIL, KALKAN VILLAGE, VARANTEPE LOCALITY, VEHICLE OF
MUNICIPALITY WAS BURNT


06.11.1993

ŞIRNAK, MERKEZ, YATILI İLKÖĞRETİM BÖLGE OKULU,TERÖR ÖRGÜTÜNÜN DÖŞEDİĞİ MAYINA BASMA SONUCU 2 ÇOCUK HAYATINI KAYBETTİ

SIRNAK, CENTER, BOARDING PRIMARY SCHOOL OF THE REGION, 2 CHILDREN LOST THEIR
LIVES BY PRESSING ON MINES LAID BY TERRORIST ORGANIZATION


10.11.1993

ERZURUM, HINIS, OVAKÖZLÜ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIERZURUM, HINIS, OVAKOZLU VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


01.12.1993

DİYARBAKIR, ERGANİ, KÖMÜRTAŞ KÖYÜ, ATAMANLAR ŞANTİYESİNİN TAHRİBİDIYARBAKIR, ERGANI, KOMURTAS VILLAGE, ATAMANLAR WORK SITE WAS DESTROYED


17.12.1993

IĞDIR, HAKVEYİŞ KÖYÜ, SAĞLIK OCAĞININ YAKILMASIIGDIR, HAKVEYIS VILLAGE, VILLAGE CLINIC WAS BURNT


27.12.1993

KAHRAMANMARAŞ, EKİNÖZÜ, ÇİFTLİKKÖY, DOKUZDOLAMBAÇ, MİNİBUSLERE ROKETATARLI
SALDIRIKAHRAMANMARAS, EKINOZU, CIFTLIKKOY, DOKUZDOLAMBAC, ATTACK WITH BAZOOKAS TO
MINIBUSES


28.12.1993

MARDİN, DARGEÇİT, KILAVUZ KÖYÜ, KARAKOL BASKINIMARDIN, DARGECIT, KILAVUZ VILLAGE, RAID TO GENDARME STATION


21.01.1994

MARDİN, SAVUR, ORMANCIK VE AKYÜREK KÖYLERİ, 10 ÇOCUK, 6 KADIN, 4 ERKEKMARDIN, SAVUR, ORMANCIK AND AKYUREK VILLAGES, 10 CHILDREN, 6 WOMEN, 4 MEN


13.02.1994

İSTANBUL TUZLA TREN İSTASYONU’NDA BOMBALAMA, 5 YEDEK SUBAY ÖĞRENCİNİN
ÖLDÜRÜLMESİBOMBING TO TUZLA TRAIN STATION, ISTANBUL, 5 RESERVE OFFICER STUDENTS WERE
MURDERED


16.02.1994

KARS, KAĞIZMAN, AŞAĞI KARAGÜNEY KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, ASAGI KARAGUNEY VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


24.02.1994

ŞIRNAK, ULUDERE YOLUNDA TERÖR ÖRGÜTÜNCE DÖŞENEN MAYININ PATLAMASI SONUCU 3
VATANDAŞ YAŞAMINI YİTİRDİ3 CITIZENS LOST THEIR LIVES BECAUSE OF THE EXPLOSION OF THE MINE LAID BY THE
TERRORIST ORGANIZATION IN SIRNAK, ULUDERE ROAD


08.03.1994

MARDİN, MAZIDAĞI, KEBAPÇI KÖYÜ, DURAKLI YOL AYRIMI, BELEDİYE OTOBÜSÜNÜN
YAKILMASIMARDIN, MAZIDAG, KEBAPCI VILLAGE, DURAKLI ROAD FORK, BUS OF MUNICIPALITY WAS
BURNT


15.05.1994

ERZİNCAN, TERCAN, EDEBUK KÖYÜ, 2 ÇOCUK, 4 KADIN, 3 ERKEKERZINCAN, TERCAN, EDEBUK VILLAGE, 2 CHILDREN, 4 WOMEN, 3 MEN


05.07.1994

ERZİNCAN, KEMAH, MAKSUTUŞAĞI, KÖY HİZMETLERİ ARAÇLARININ YAKILMASIERZINCAN, KEMAH, MAKSUTUSAGI, VEHICLES OF RURAL SERVICES WERE BURNT


21.07.1994

AĞRI, ELEŞKİRT, YAYLADÜZÜ KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIAGRI, ELESKIRT, YAYLADUZU VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


10.08.1994

VAN, ÇATAK, BAHÇESARAYVAN, CATAK, BAHCESARAY


16.08.1994

VAN,GEVAŞ, YEMİŞLİK KÖYÜ, KÖY HİZMETLERİ ARAÇLARININ YAKILMASIVAN, GEVAS, YEMISLIK VILLAGE, VEHICLES OF RURAL SERVICES WERE BURNT


27.08.1994

IĞDIR, TAŞBURUN, PETROL OFİSİ’NE AİT TANKERİN YAKILMASIIGDIR, TASBURUN, TANKER OF PETROLEUM OFFICE WAS BURNT


01.09.1994

IĞDIR, TUZLUCA, ŞİŞDAĞI VE KIZILCA, ZİYARETDAĞI ARASI, PTT ARACININ
YAKILMASIIGDIR, TUZLUCA, BETWEEN SISDAGI AND KIZILCA, ZIYARETDAGI PTT (POST,
TELEPHONE, TELEGRAPH)’S VEHICLE WAS BURNT


11.09.1994

TUNCELİ, MAZGİRT, DARIKENT BELDESİ, 6 ÖĞRETMEN ÖLDÜRÜLDÜTUNCELI, MAZGIRT, DARIKENT TOWN, 6 TEACHERS WERE MURDERED


12.09.1994

IĞDIR, TUZLUCA, KARACAÖREN KÖYÜ, PTT DAĞITIM ŞEBEKESİNİN YAKILMASIIGDIR, TUZLUCA, KARACAOREN VILLAGE, PTT (POST,TELEPHONE, TELEGRAPH)’S
DISTRIBUTOR NETWORK WAS DESTROYED


20.09.1994

KARS, KAĞIZMAN, AKÖREN KÖYÜ, SAĞLIK OCAĞININ YAKILMASIKARS, KAGIZMAN, AKOREN VILLAGE, VILLAGE CLINIC WAS BURNT


17.10.1994

ELAZIĞ, KARAKOÇAN, HAMZALI KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIELAZIG, KARAKOCAN, HAMZALI VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


17.10.1994

ELAZIĞ, KARAKOÇAN, OKÇULAR KÖYÜ (SELÇUK), APTALAN MEZRASI, İLKOKULUN
YAKILMASIELAZIG, KARAKOCAN, OKCULAR VILLAGE (SELCUK), APTALAN HAMLET, PRIMARY SCHOOL
WAS BURNT


17.10.1994

ELAZIĞ, KARAKOÇAN, KULUNDERE KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIELAZIG, KARAKOCAN, KULUNDERE VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


22.10.1994

SİİRT, MERKEZ, ÇÖLKÖY, 2 ÇOCUK, 3 KADIN, 5 ERKEKSIIRT, CENTER, COLKOY, 2 CHILDREN, 3 WOMEN, 5 MEN


26.10.1994

ELAZIĞ, KARAKOÇAN, KIZILCA KÖYÜ, İLKOKULUN YAKILMASIELAZIG, KARAKOCAN, KIZILCA VILLAGE, PRIMARY SCHOOL WAS BURNT


29.10.1994

BİNGÖL, GENÇ, YAYLAK KÖYÜ, SAĞLIK OCAĞININ YAKILMASIBINGOL, GENC, YAYLAK VILLAGE, VILLAGE CLINIC WAS BURNT


05.11.1994

MARDİN, SAVUR, PINARDERE KÖYÜ, 4 ÖĞRETMENİN ÖLDÜRÜLMESİMARDIN, SAVUR, PINARDERE VILLAGE, 4 TEACHERS WERE MURDERED


08.11.1994

ŞANLIURFA, VİRANŞEHİR, PINARLAR KÖYÜ, MAYINLAMA SONUCU BİR MİNİBUSÜN TAHRİBİSANLIURFA, VIRANSEHIR, PINARLAR VILLAGE, DESTRUCTION OF A MINIBUS BECAUSE OF
MINING


17.11.1994

DİYARBAKIR, EĞİL, ÇÖLKÖY, 1 KADIN, 5 ERKEKDIYARBAKIR, EGIL, COLKOY, 1 WOMAN, 5 MEN


01.01.1995

DİYARBAKIR, KULP, HAMZALI KÖYÜ, 19 VATANDAŞ ÖLDÜRÜLDÜDIYARBAKIR, KULP, HAMZALI VILLAGE, 19 CITIZENS WERE MURDERED


24.07.1995

VAN, GÜRPINAR, ATABİNEN KÖYÜ, 3 ERKEK, 6 KADIN, 3 ÇOCUKVAN, GURPINAR, ATABINEN VILLAGE, 3 MEN, 6 WOMEN, 3 CHILDREN


24.04.1996

KAHRAMANMARAŞ, EKİNÖZÜ KÖYÜ, KARATAŞ MEZRASI, 3 ÖGRETMENİN ÖLDÜRÜLMESİKAHRAMANMARAS, EKINOZU VILLAGE, KARATAS HAMLET, 3 TEACHERS WERE MURDERED


23.06.1996

DİYARBAKIR OTOYOLU, ALTINDAĞ RESTORAN, 3 ERKEK, 3 KADIN, 2 ÇOCUKDIYARBAKIR HIGHWAY, ALTINDAG RESTAURANT, 3 MEN, 3 WOMEN, 2 CHILDREN


14.03.1999

İSTANBUL, GÖZTEPE, MAVİ ÇARŞI’YA MOLOTOF KOKTEYLİ SALDIRIATTACK WITH MOLOTOV COCKTAILS TO MAVI BAZAAR, GOZTEPE, ISTANBUL

Doğu Perinçek

Ekim 9, 2008

TESCİLLİ VATAN HAİNİ PERİNÇEK

 

Bekaa Vadisi’ndeki PKK kampı, 1991… Vatan haini Doğu Perinçek, Apo köpeği ile beraber kürt eşkiya sürüsünü teftiş ederek Mehmetçiklerimize kurşun sıkan
kanlı elleri sıkıyor… (O dönemde kürtçülüğün ve PKK’nın en büyük destekçilerinden biriydi, bu sebepten ötürü cezaevine girmişti.)

Aşağıdaki sözler İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e aittir: “Kürt sorununa çözüm demokratik, federal, emekçi cumhuriyetidir. Türk milliyetçisi ve piyasacı düzen partileri Kürt illerinde iflas etti… Kürt milleti kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterlerse ayrı bir devlet kurabilir. Emekçilerin çıkarı, tam hak eşitliği ve özgürlük temelinde, gönül birliği gerçekleştirmektedir. Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda ayrılığı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir…” (Doğu Perinçek, 2000′e Doğru Dergisi, 15 Eylül 1991) 30 bin insanın katili bölücü terörist Abdullah Öcalan’ın DGM savcıları tarafından İmralı Cezaevi’nde alınan ifadelerindeki şu sözleri, Perinçek’in kimliğini en iyi şekilde gözler önüne seriyor: “Doğu Perinçek’in 1991 yılında kampımıza geldiği ve benimle görüşmeler yaptığı doğrudur. Doğu Perinçek bana ‘siz bu şekilde muvaffak olamazsınız, benim siyasi yapılanmam içinde yer almanız daha doğru olur’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu.” Vatan haini Perinçek, 1991 seçimleri öncesinde çeşitli yerlerde ve televizyonda yaptığı bu gibi konuşmalarda, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda” suçu işlediği için Ankara 1 No’lu DGM’de hapis cezasına çarptırılmıştı. Daha sonra doğu ve güneydoğu illerindeki İşçi Partisi teşkilat binalarına PKK bayrağı ve Abdullah Öcalan’ın resmini astırmaktan hüküm giyerek bir kez daha hapis yattı…

Avrupa Birliği’ne Neden Hayır-3

Ekim 9, 2008

Bu sebeple de Türkiye’nin AB üyeliğine “Hayır” diyoruz.

Katılım Ortaklığı Belgesinde (KOB) Türkiye’nin Bütünlüğüne Karşı Hükümler KOB’nin Andıç, Giriş, Amaç bölümlerinden itibaren demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ile birlikte “Azınlıklar” ve hakları konusu öncelikle vurgulanmaktadır.

KOB’deki azınlıklarla ilgili hükümleri incelerken aşağıdaki dip nota41 çıkarılan yayınlar

atırlanmalı ve dikkate alınarak birarada düşünülmelidir. Avrupa’nın Etnik Parselasyonu ve Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası adlı yayınlar incelenmeden konu ile ilgili gelişmelere doğru teşhis konulamaz. Aşağıya çıkarılan yayınlardan 1′incisi, Almanya’nın diğer ülkeleri bölmek için gerçekleştirdikleri kuruluşları ve çalışmaları; 2′ncisi gene Almanya’nın diğer ülkelerdeki olumsuz girişimlerini yönlendiren siyasi parti vakıflarının çalışmalarını; 3′üncüsü, Almanya’nın Türkiye’de yaptırdığı (Almanya’yı gizlemek için kitap önce ıngilizce yayımlanmış sonra Almanca’ya çevrilmiştir.) bir araştırmayı; 4′üncüsü Türkiye’de yapılan aynı konudaki bir araştırmayı açıklamaktadır. KOB’deki hükümler, dipnotta verilen yayınlarda açıklanan, Türkiye’nin bölünmesine yönelik amaç ve fikirlerle birlikte değerlendirildiğinde, gerçek anlamlarına kavuşmaktadır. KOB’nin Kısa vade, Geliştirilmiş Diyalog ve Siyasi Kriterler’in 2′nci Md.si şöyledir:”… ifade özgürlüğü ile ilgili hukuki ve anayasal garantilerin güçlendirilmesi. şiddet yanlısı olmayan görüşleri dile getirmekten hüküm giymiş kişilerin durumuna eğilinmesi.” Bu hüküm, özellikle Terör kanununun 8′inci maddesindeki bölücülük propagandasının yasaklanmasının kaldırılmasına ve bu maddeden ceza alanların durumlarının düzeltilmesine yönelik. Propaganda’nın en etkili silah olduğu gerçeği göz ardı edilerek 8′inci Md ve Türk Ceza kanununda birçok madde değiştirilmekte ve Türk Devletinin bölücü propaganda ve terör karşısında güçsüz kalmasına sebep olunmaktadır.

Halbuki bu yasalar yıllarca acı çektiren terör olaylarının deneylerinin sonuçlarıydı. Azap çekilerek, kan dökülerek edinilen birikimler sonucu yasa hükmü haline getirilmişlerdi. AB’ye hoş görünmek için, AB’nin Türkiye’yi zayıf düşürmek, bölmek amacı unutularak, maddeler birkaç günde cılızlaştırılıp, değiştiriliyor. Siyasi kriterler arasında şu ilkeler bulunuyor: “Türk vatandaşlarının televizyon ve radyo yayıncılığında anadillerini kullanmalarını yasaklayan hukuki düzenlemeler varsa kaldırılması.”, “Kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlar için kültürel hakların garanti edilmesi ve kültürel çeşitliliğin sağlanması. Eğitim alanı da dahil olmak üzere bu hakların kullanılmasını önleyen tüm yasal hükümlerin kaldırılması.” Bu hükümler, Osmanlı ımparatorluğu’nun dağılış dönemini yaşayan Atatürk’ün şu sözleri ile birlikte değerlendirilmelidir: “Biz Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır. Bu da islav araştırma cemiyetlerinin kurduğu dil kurumlarıdır, bizim içimizdeki insanların milli şuurlarını uyandırdığı zaman biz Balkanlar’da Trakya hudutlarına çekildik.” KOB’nin “Bölgesel Politika ve Yapısal Unsurların Eşgüdümü” başlığı altında ilginç konular gündeme getiriliyor: “ıstatistik! amaçlarla bölgesel birimlerin isimlendirilmesi”. “Etkin bir bölgesel politika geliştirilmesi için bir strateji benimsenmesi”. “Türkiye’nin planlama sürecinde proje seçimi bakımından bölgesel politika kriterleri oluşturulmasına başlanılması.” Orta Vade Siyasi Kriterler arasında da “Güneydoğuda geriye kalan olağanüstü hal uygulamalarının kaldırılması” bulunuyor. ıdari ve Adli Kapasitenin Güçlendirilmesi başlığı altında da bölgeciliği güçlendirecek önlemler önerilmektedir. Kısa Vadeli Siyasi Kriterler’de şu hüküm bulunmaktadır: “Tüm vatandaşların ekonomik, sosyal ve kültürel imkanlarının artırılması amacıyla, bölgesel farklılıkların azaltılması ve özellikle Güneydoğudaki durumun iyileştirilmesi için kapsamlı bir yaklaşım geliştirilmesi.”

Avrupa Parlamentosunun Türkiye’de Bölücülüğü Destekleyen Kararları

Bu kararlar ayrıntılı olarak Türk-ış’in yayımladığı “AB Türkiye’den Ne ıstiyor” başlıklı broşürde bulunmaktadır. ülkemizin bütünlüğüne inanan, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete sahip çıkması gereken herkes, Ek. A’daki AP kararlarının tamamım okumalıdır. Broşür iyi incelendiği zaman AB’nin Türkiye’yi bölme amacını gizlemediği görülecektir. ısveç Dışişleri Bakanlığının araştırmacısı Dr. E. Deverelle konu ile ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor: “AB’nin talepleri yerine getirilecek olursa PKK ve Radikal ıslam için hareket sahası genişler… AB anlayışlı davranmıyor, sadece talep ediyor… Türkiye’nin bulunduğu coğrafya istikrarlı değil… Ordu’nun siyasete etkisi sorun kabul ediliyor…” Türkiye 20 yıla yakın bir süre PKK terörü ile mücadele etmiş; 30 bin insanını, yüz milyar dolara yakın kaynağım ve 20 yılını kaybetmiştir. AB üyesi olmamız sonucu; Avrupa Parlamentosunda üye olabilmek, ticaretin yollarını açmak, ısrail’i memnun etmek için bazı kimseler AB üyesi olmamızı istiyor diye, ne ülkenin bütünlüğü tehlikeye atılmalı ne de yeni terör olaylarına ortam hazırlanmalıdır. Türkiye’ye yönelik bütün bu tehditlere karşı koyabilmenin ilk yolu ve son yolu Avrupa Birliğine “Hayır” diyebilmekten geçiyor.

Avrupa ınsan Hakları konusunu politikalarında bir araç olarak kullanıyor.

ınsan Hakları konusunda Türkiye’ye yol göstermeye çalışanlar; Emperyalizmi, Komünizmi, Faşizmi, Nazizmi yaratarak kendileri dahil bütün insanlığa azap çektirenler, insan fırını işleticileri değil mi? Aynı insanlar aralarına sığınmış Türkleri evleri ile birlikte ailece yakmadılar mı? Tek başına Baader – Meinhof teröristlerine yaptıkları dahi, Avrupalıların sicillerini açıklamaya yetişir. Baader – Meinhof solcu olduklarını söyleyen bir eylem grubuydu. Başkanları Andreas Baader (1943 – 1972) ve Ulrike Meinhof (1934-1976) idi. Banka soydular, ABD üslerine bazı saldırılarda bulundular. Filistinlilere destek verdiler. Hapsedildiler, kaçtılar, tekrar yakalandılar. Bu defa koğuşlu cezaevlerine değil “F” tipi ceza evlerine kondular. ıntihar eden Meinhoftan sonra üç arkadaşı ölü bulundu. Tabanca ile aynı gün aynı saatte ayrı hücrelerde intihar etmişlerdi. Hücrelere tabancaları kim sokmuş olabilir? Baader; otopsi raporuna göre, intihar ederken ense köküne iki, şakağına üç kurşun sıkmıştı. Herhalde beş defa intihar etti; dördünde dirildi beşincisinde artık dirilemedi! AB Komisyonu’nun Türkiye Temsilcisi Büyükelçi Karen Fogg, kendi evinde verdiği bir resepsiyona Dışişleri Bakanlığı müsteşarını, ANAP ıstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’yı, DıSK Başkanı’nı ve bazı sivil toplum örgüt temsilcilerini çağırmış, kendilerine Kürtçe şarkı dinletmiştir. Karen Foog 2001 yılında Tunceli’de yapılan toplantılara katılmış ve Tunceli’ye girince yanındakilere asılı Türk bayraklarını göstererek, onların yerine san, kırmızı, yeşil bayraklar görmeyi beklediğini söylemiştir. Avrupa Parlamentosu’nda PKK üyelerinin de katılımıyla Parlamento çatısı altında Kürt sorununu ele alan bir toplantı düzenlendi. AP içinde temsil edilen hemen her gruptan bir temsilcinin bulunduğu toplantıya PKK adına Avrupa sözcüsü Cevdet Amed katıldı. … AB’den dört istekte bulunuldu. Abdullah öcalan’ın tutukluluk şartlarının normalleştirilmesi ve iyileştirilmesi; ıdam cezasının kaldırılması için Türkiye’ye baskı yapılması; Kürt sorununun bir an önce siyasi çözüme kavuşturulması; Kürt sorununun Türkiye’nin AB’ye katılımı açısından ön koşul olarak gösterilmesi. Bu toplantıya “hami” rolünde Madam Mitterand ve Yeşiller Milletvekili Ozan Ceyhun da katıldı. AB Genişleme Dairesi Türkiye Masası şefi Servantil PKK Başkanlık Konseyini muhatap alarak 20 Kasım 2000 tarihinde resmi bir yazı yazmıştır. Mektupta Komisyon’un “azınlık hakları ve azınlıkların korunması” konusundaki tutumu yinelenmiş ve PKK’ya derin saygılar sunulmuştur. AP parlamenterlerinden Matti Wuori tarafından kaleme alınan ve Genel Kurul tarafından kabul edilen “Dünyada ınsan Hakları 2000 raporu, ve buna bağlı tavsiye kararında” Türkiye’nin AB üyelik kriterlerini yerine getirebilmesi için ülkenin güneydoğusunda yaşayan Kürt toplumu ve azınlıkların siyasi sorunlarına çözüm bulması gerektiği” belirtilmiştir. Avrupa Parlamentosunun toplantıda bulunduğu sırada yasadışı sol örgüte mensup üç militan, Türk cezaevlerindeki ölüm oruçlarını desteklemek için Genel Kurulda korsan gösteri düzenlemiştir. Birkaç ay önceki bir basın toplantısında da Dışişleri Bakanı ısmail Cem konuşurken iki eylemci salonu basarak, Dışişleri Bakanımızın konuşmasını engellemişti. Avrupa Parlamentosundan Türkiye’nin lehinde bir karar çıktığını ben hatırlamıyorum. Bu parlamento, AB üyesi olduğumuz zaman Türkiye’ye yönelik yasama yetkilerine, daha açıkçası Türkiye üzerinde egemenlik haklarına sahip olacak. O zaman başımıza gelecekleri iyi düşünmeliyiz. Yukarıdaki kararlar ve Ek-A’da açıklanan diğer kararlar incelendiğinde Türkiye ile ilgili ne kadar haksız, amaçlı, daha hakçası “Doğu Sorunu’nu” gerçekleştirmeye yönelik olarak kötü amaçlı kararlar alınabileceğini anlamak zor değil. TüSıAD (Türk Sanayicileri ve ışadamları Derneği) hazırladığı “Demokratikleşme Raporun”da Devletin Kürtçe eğitim ve kurs düzenlemesini, Anayasa’da Türkçe’nin “resmi dil” olarak tanımlanmasını istemiştir. Bu raporun açıklandığı sütunların üzerine Tunca özilhan, Mustafa Koç ve Can Paker’in bulunduğu resim konmuş. Nedense Tüsiad’ın konu ile yakından ilgili Bşk. Yrd.sı Aldo Kaslowski ne resimde görünüyor, ne de metinde ismi geçiyor. Anayasamızın 3′üncü Md. 1inci fıkrasında: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” hükmü bulunuyor. Anayasamızın 4′üncü Md.ne göre ise: Anayasanın 1′inci, 2′nci, 3′üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Sayın Savcılar, Anayasal suç işlenmektedir.

Katılım Ortaklığında Mali Konular

KO Açıklayıcı Andıcında belgenin mali yönünü belirleyen aşağıdaki hükümler bulunuyor: “Ekli karar taslağının hiçbir mali yansıması bulunmamaktadır”, “Gerçekleştirilecek mali işbirliği, Katılım Ortaklığında belirtilen öncelikler çerçevesinde hayata geçirilecektir.” “Topluluk yardımı, temel unsurların karşılanması ve özellikle Kopenhag Kriterlerinin yerine getirilmesi koşuluna bağlıdır. Temel bir unsurun karşılanmadığı bir durumda, Komisyondan gelen bir öneri üzerine Konsey nitelikli oy çoğunluğu ile karar alarak, herhangi bir katılım öncesi yardıma ilişkin uygun önlemleri alabilir.” Koşullar başlığı altında yardımın yapılmasını yeniden koşullandırıyor: “Proje finansmanları” ile ilgili “topluluk yardımları, Ortaklık Anlaşması, Gümrük Birliği… gibi AT – Türkiye Ortaklık Konseyi’nin ilgili kararları çerçevesindeki yükümlülüklerine saygı gösterilmesine bağlıdır.” AB Türkiye’ye vermeyi vaad ettiği yardımları çeşitli bahanelerle vermemekte veya üç – beş doları bölücülüğü destekleyecek şartlara bağlamaktadır. Türkiye; Yunanistan, Japonya, Portekiz gibi 30-50 milyar dolar yardım alacağım ummamalıdır. Aslında yardım alan ve bekleyen 12 aday ülke daha bulunuyor. Türkiye mali kriz geçirirken AB tek “cent” yardım yapmadı. Anlaşmalarla vaad ettiği yardımları dahi çeşitli bahanelerle vermiyor.

Ekonomik ve Mali Konular

Türkiye’ye yapılacak mali yardımlar KO’nm Programlama (5′inci Md), Koşullar (6′ncı Md), ızleme (7′nci Md) başlıkları altında açıklanmıştır. önemli ilkeleri içeren bu maddeler Ek – E’dedir. Bu maddelerde bulunan çok çarpıcı bazı paragraflar aşağıya çıkarılmıştır: “Türkiye 1996-1999 döneminde, yıllık ortalama 90 milyon Euro’nun biraz üzerinde olmak üzere 376 milyon Euro hibe yardımı almıştır.”

“2000′den itibaren Türkiye’ye ayrılacak yıllık tahsisat…”. “AT- Türkiye Gümrük Birliğini derinleştirecek önlemlerin uygulanması için 3 yıl boyunca yılda 5 milyon Euro’yu öngörmektedir. Onay sürecinde olan ikinci tüzük, Türkiye’de ekonomik ve sosyal kalkınmayı teşvik edecek tedbirlerin alınmasına yönelik olup 3 yıl boyunca yılda 45 milyon Euro sağlayacaktır.” Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti, bu maskara rakamlar için el açmaya mahkum edenler üzülmelidir. Sadece Yunanistan’a günümüze kadar on milyarlarca dolar destek veren AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu, üye olduğumuz zaman ne gibi küçültücü tavırlarla karşılaşacağımızın örneğidir. Koşullar (6′ncı Md) bölümünün birinci fıkrası şöyledir: “Türkiye için katılma öncesi unsurları aracılığı ile proje finansmanı için sağlanacak Topluluk yardımı, Türkiye’nin Ortaklık Anlaşması, Gümrük Birliği ve örneğin tarım ürünleri için ticaret rejimi gibi AT- Türkiye Ortaklık Konseyi’nin ilgili kararları çerçevesindeki yükümlülüklerine saygı göstermesine bağlıdır.” … “Bu genel koşullara uymamazlık, önerilen tek çerçeve yönetmeliğinin 4′üncü maddesi çerçevesinde, Konsey tarafından mali yardımların askıya alınması kararı alınması sonucunu doğurabilecektir.” Benzer küçültücü hükümler başka başlıklar altında da bulunuyor. Tek başına bu konu kahrolmaya yeter.

Binlerce yıllık ulusal onurumuz yaralanıyor. ılk anti-emperyalist mücadeleyi veren ulusumuz emperyalist dünya ile entegrasyona yönlendiriliyor. S. P. Huntington tanınmış makalesinde şunları söylüyor51: “Batı IMF ve diğer milletlerarası ekonomik kuruluşlar sayesinde kendi iktisadi menfaatlarını terviç52 ediyor ve uygun olanını kendi düşündüğü ekonomik politikaları diğer milletlere zorla kabul ettiriyor. IMF Batılı olmayan milletlerin herhangi birinin tepesinde, hiç şüphesiz maliye bakanları ve diğerlerinden birkaçının desteğini kazanacak…” George Arbatov IMF memurlarını “… Ekonomik ve siyasi idareye yabancı kaideler dayatmayı, ekonomik hürriyeti boğmayı seven yeni Bolşevikler” olarak vasıflandırıyor.

AB Fonları ve Bölgesel Gelişme

FEDER (Avrupa Bölgesel Gelişme Fonu) OTP (Ortak Tarım Politikasından) sonraki en kapsamlı ikinci politikadır. 1975 yılında kurulmuştur. 2000-2006 arası yedi yıllık dönemde 15 üye ülkenin belirli bölgelerine 200 milyar euro destek verecektir. Maastricht’te ASF (Avrupa Sosyal Fonu) 1994′te UF (Uyum Fonu) yaratılmıştır: ıslanda, ıspanya, Portekiz ve Yunanistan’a 2000-2006 yıllarında 18 milyar euro destek verecektir. FEOGA, ıFOP ve ıSPA da bölgesel gelişmeye katkı sağlayan mali kaynaklardır. ıSPA 10 Orta ve Doğu Avrupa aday ülkesinin yararlandığı, çevre ve ulaşım projelerine yönelik yapısal bir fondur. 7.3 milyar euro’luk bir destek öngörmektedir. 2000-2006 yılı üyelere ve aday ülkelere yönelik bölgesel fonları, toplam 240 milyar euro civarındadır. Amaç daha homojen bir yapı oluşturmaktır. AB’de bölgeler gelişmişlik açısından üçe ayrılmaktadır: NUTS: ıstatistiki Yönelsel Birimler Katalogu. NUTS l Güçlü ekonomik bölgesel alanlar. NUTS 2 Daha çok vilayet düzeyindeki yönetsel birimler. NUTS 3 Kırsal temelde yönetsel birimler. AB; KOB ile 2001 yılı sonuna kadar, Türkiye’den de bir NUTS hazırlamasını istemiştir. Türkiye 2001 yılı ilerleme raporunda bu konuda eleştiriler almıştır. AB Türkiye’ye yardımları tek çatı altında toplama sözü vermiş fakat bu sözünü yerine getirmemiştir. AB Konseyi tarafından onaylanan yönetmelikte bu husus yer almamıştır. Geri kalmış bölgeler için sosyal ve ekonomik yardım olarak 135 milyon euro; gümrük birliğini desteklemek için 15 milyon euro; Akdeniz Fonu olarak bilinen MEDA2 yardımı olarak 380 milyon euro ayrı ayrı onaylanmıştır. 530 milyon euro tutarında olan ve üç yıla bölünen yardım tek meblağ olarak kabul edilmemiştir. Böylece Türkiye’nin her üç yardım için ayrı başvurması gerekiyor. ışlem ağırlaştırılıyor, zorlaştırılıyor sonuca ulaşılması geciktiriliyor. Nedeni ile ilgili sorulara cevap dahi verilmemiştir.” Verilecek meblağ 530 milyon euro’dur. Diğer üye ülkelerin herbirisine daha önce verilen 30-40′ar milyar dolara yakın desteğe ek olarak 2000-2006 yılları arasında 240 milyar euro civarında destek verileceğine yukarıda değinilmişti. AB’nin Türkiye ili ilgili niyetlerini iyi incelememı2 gerekiyor. Bunun için yeterince belirtiye (emare) sahibiz.

Göç Sorunu

AB; Temel Haklar şartı’nın 18′inci maddesi ile; dış ülkelerden sığınanlara geniş haklar tanınmaktadır. Diğer maddelerde; toplu sürgün yasaklanıyor; idam, işkence, aşağılayıcı muamele yapan ülkelere sığınmacıların geri gönderilmesi durduruluyor. Verilen olanaktan yararlanan Orta Doğulu, Güney Asyalı, Afrikalı göçmenlerden Avrupa Birliği büyük ölçüde rahatsızlık duymaktadır. Türkiye AB üyesi olmadığı için Temel Haklar şartı’na bağlı değildir. Birleşmiş Milletler 1951 Cenevre Sözleşmesine koyduğu çekince ile, “Doğu’dan olan göçleri kendi ülkelerine iade hakkı” almıştır ve uygulamaktadır. Buna karşılık bir kısım göç Avrupa’ya Türkiye’den geçerek yapılmaktadır. Bu durumdan rahatsız olan Avrupa Birliği göçlerin Türkiye’de durdurulması için 1951 Cenevre sözleşmesine konan çekincenin kaldırılmasını istiyor. Türkiye’ye verilen Katılım Ortaklığı Belgesi’nin ıç ışleri başlığı altındaki bölümüne şu tuzak hüküm konmuş bulunuyor: “ıltica alanında 1951 Cenevre sözleşmesi için getirilen coğrafi rezervin kaldırılması ve mülteciler için ikamet ve sosyal destek birimlerinin geliştirilmesi.” Türkiye Katılım Ortaklığı Belgesindeki bu hükmü kabul ederse, veya ileride Avrupa Birliği üyesi olursa “AB Temel Haklar şartı”nı aynen uygulamak durumunda kalacak ve göçlerin önemli bölümü Türkiye’de yığılacaktır. Böylece, Avrupa bir sorununu büyük ölçüde çözüme kavuşturacaktır. Buna karşılık Türkiye’de yeni yatırım ve masraf kapısı açılacak, göçmenlerin diğer bütün sorunlarına çare bulunması gerekecektir.

Serbest ışçi Akımı

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’nın55 (Ankara Anlaşması 1963) 12′nci maddesi ve bu maddede atıf yapılan topluluğu kuran anlaşmanın (Roma 1957) 48′inci, 49′uncu, 50′nci maddeleri gereğince Serbest ışçi akımının en geç geçiş döneminin sonunda (1987) başlaması gerekiyordu. Topluluğun temel ilkelerinden olan ve Roma Anlaşmasının 3′üncü Md. C fıkrasına dayandırılan serbest dolaşım hakkının uygulanmasına, Ankara Anlaşmasındaki hükme rağmen izin verilmiyor. Ekonomik ve sosyal açıdan yararlı olacak bu anlaşma hükmü gibi, Türkiye’ye yapılması vaadedilen maskara değerindeki küçük yardımlar da, Yunanistan vetosu arkasına saklanılarak verilmiyor. Gerçekte bir anlaşma hükmünün uygulanmasına hiçbir kurum engel olamamalı

III. BöLüM

BIZANS’ VERILEN CAN SUYU

Bizans’in canlandirilmasi; Türkiye Cumhuriyetinin üzerine Bizans’in kurulmasi için çalismalar yapildigim, tarihi ve güncel gelismeleri biraz izleyen her Türk vatandasi görebilir, bilir. Türkiye’nin Avrupa Birligi üyeliginin, baska bir anlatimla Türkiye’nin Avrupa’nin bir eyaleti olmasinin, Bizans’in canlandirilmasini kolaylastiracagini, hizlandiracagini da Avrupa Birligi yapisini çok az inceleyenler degerlendirebilir. Peki, neden Avrupa Birligi üyesi olmamiz için ugrasirlar? Bunu ben de bilmiyorum. Yakin geçmisteki bazi gelismeleri hatirlamakta yarar var.

Bizans Toplantilari

Bizans la ilgili olarak son yillarin ilk toplantisi; Bogaziçi üniversitesi Rektörlük binasinda yapilan seminerdir. Organizasyon Institut Français d’Etud Anatoliennes (Fransiz Anadolu Arastirmalari Enstitüsü) tarafindan gerçeklestirilmis, Türkiye Bilimler Akademisi destek vermis, Yapi Kredi Bankasi masraflari üstlenmistir. 20′ncisi 19-25 Agustos 2001 tarihlerinde Fransa’da yapilmasi planlanan Bizans’la ilgili toplantilarin ilki 1929 yilinda Bükres’te yapilmisti. Daha sonraki Brüksel ve Kopenhag toplantilarinda göstericiler “Türkleri Asya steplerine atalim, Ayasofya’yi kilise yapalim” sloganlari atmislardi. 7-10 Nisan 1999 tarihinde Bogaziçi üniversitesinde yapilan toplanti Amerikan Ortodokslarinin kontrolunda sekillenmis, birçok ülkeden Bizans uzmani (Bizantolog) katilmistir. Toplantida Zeyrek Camisinin de müze haline getirilmesi istenmis, koridorlarda Sultan Ahmet’teki Hipodromun meydana çikarilmasi için Sultanahmet camisi dahil çevresindeki birçok Türk eserinin yikilmasi dile getirilmistir.57 19- 25 Agustos 2001 tarihinde Paris – Sorbon üniversitesinde, Cumhurbaskani J. Chirac’in himayesinde 20′nci Uluslararasi Bizans Arastirmalari kongresi planlandi. Konferansa Hollanda, Sirbistan, Yunanistan, Romanya, Italya, Almanya, Ingiltere; ABD, Ukrayna, Avusturya, Belçika ve Fransa’dan 200′den fazla Bizantolog çagrildi. Genel istek “Bizans eserlerinin aslina uygun olarak kullanilmasi” idi. örnek olarak, Ayasofya’nin kilise yapilmasinin dolayli olarak dile getirilmesi beklenmistir. “Istanbul’da Vatikan gibi Ortodoks Dini Devletinin kurulmasi da prensip olarak öngörülmektedir. ABD, Rusya ve Avrupa Birligi’nin hedefi, “surlar” içinde Istanbul Ortodoks Dini Devletinin topragi ve Ayasofya da merkezi olacaktir. Patrikhane ve Ayasofya çevresindeki binalari alarak Patrikhane’ye bagislamak için çesitli oyunlar sergileniyor. Halen Fransa’da 100′ü askin, Bizans’la ilgili dernek, vakif, enstitü bulunmaktadir. Türkiye AB üyesi oldugu zaman çesitli kademelerde alacaklari karar ve uygulamalarla bu amaçlarina kolaylikla ulasacaklar. AB muhipleri bütün bu gelismeleri hesaba katmalilar.

Dogu Sorunu (Sark Meselesi)

Düsünce olarak çok eskilere, Haçli Seferlerine dayanan Dogu Sorunu konusu Avrupalilarin zihinlerine yerlesmistir. Türkiye ve Türklerle ilgili bütün düsünce ve davranislarim etkilemekte, yönlendirmektedir. Bunu görmemezlikten gelirsek sadece kendimizi aldatmis oluruz. Konu asagiya bir kismi çikarilan çesitli vesilelerle daima beslenmekte ve canli tutulmaktadir. Son yillardaki birkaç olay dahi yeterli taniktir: Ermenilerin diplomatlarimiza karsi gerçeklestirdikleri terör olaylari; 1915 tehcirinin birçok parlamento ve Avrupa Parlamentosu tarafindan soykirim olarak kabulü; Anadolu Ekspresi Filmi; hazirlanmakta olan Ararat filmi; 1970, 1980 öncesi ve sonrasi (PKK) terör olaylarina Avrupa tarafindan verilen destek; Avrupa Birligi yasama organinin Avrupa Parlamentosunun Ek-A’da verilen ve Türk Is tarafindan yayimlanan brosürde açiklanan Türkiye ile ilgili düsmanca kararlan… Dogu Sorunu denilen olay, dis ülkelerin Türkiye’ye karsi uyguladiklari politikalarin en uç noktasina verilen isimdir. Dünümüzü ve bugünümüzü; askeri ve ulusal yasamimizi sanildiginin çok üstünde etkilemistir, etkilemeye de devam etmektedir. Konu günümüzde de açik açik islenmekte ve canli tutulmaya çalisilmaktadir. 1997 yilinda yayimlanan Kimlik Mekanlari isimli yayinda su bagnaz ifade yer aliyor: “Bu yüzyilin büyük bir kismi boyunca Sovyet Imparatorlugu doguda tabii bir sinir olusturduysa da soguk savasin bitimi bu EHVEN duruma son vermis oldu. Bir kere daha DOGU SORUNU gündeme gelmis oluyor. Gerçekten de Balkan Sorununun Avrupa medyasinda tekrar mansetlere çikmasiyla birlikte karsi karsiya kaldigimiz durum Tarihin Sonu’ndan ziyade tarihin geri dönüsüne benzemektedir.” Bu açiklama çok önemli hususlari içeriyor: Soguk Savas döneminde yüzlerce Tümen kara gücü, binlerce uçak, on binlerce tank, füzeler ve atom silahlari ile SSCB’nin Avrupa’yi tehdit etmesini DOGU SORUNU’ndan EHVEN, daha hafif, daha az kötü buluyorlar, DOGU SORUNU’nun gündeme gelisini TARIHIN GERI DöNüSü olarak degerlendiriyorlar. Dogu Sorunu’nun ismi 19′uncu yüzyilda konmustur. Ancak bir sorun olarak algilanmasi 11′inci yüzyila kadar gider. Malazgirt Meydan Muharebesi ile (26 Agustos 1071) Batililarin karsi harekete geçtigi 1′inci Haçli Seferi arasinda (1096) 25 yil, o döneme göre çok kisa, bir zaman farki vardir. 1095 yilinda Bizans Imparatoru Ortodoks 1′inci A. Komnenos, Katolik Kilisesinden, Papa Urbanus II’den yardim istemis ve “Türklerin Hiristiyan ülkelerin merkezlerine girdigini” belirterek bütün Hiristiyan dünyasindan yardim çagrisinda bulunmus, Papa Paris toplantisinda “Türklere” karsi Haçli Seferlerini baslatmistir.61 E. Driault, Faruk Sümer, Fikret Isiltan, S. Runciman gibi birçok tarihçi Dogu Sorunu’nu ll’inci yy.a baglarlar. Lord Curzon Sevr anlasmasi öncesinde Ingiliz Hükümetine verdigi Memorandum’a sunlari yazacaktir: “Türkleri Avrupa’dan ve Istanbul’dan sürmek için, Avrupa’nin besyüz yildir bekledigi firsat dogmustur; bu firsat asla kaçirilmamalidir.” Ben inaniyorum ki, günümüzde bu firsat Avrupa Birligi üyeligi ile Avrupalilara altin kase içinde kendi elimizle tekrar verilmektedir. Dogu Sorunu ismi 19′uncu yüzyilda Viyana (1815) ve Paris (1856) toplantilarinda gündeme gelmistir. Viyana Kongresinde Osmanli Imparatorlugu taraf degildir. Bu Kongrede Napolyon savaslari sonrasinda Avrupa siyasi cografyasi yeniden yapilandirilmistir. Viyana Kongresinde Rus çari Alexandr, Napolyon savaslarinda Rusya’nin üstlendigi agir yükten ve basarilardan aldigi güçle su teklifte bulunmustur: 1. Türkler Avrupa’dan (Balkanlardan) atilmali. 2. Türkleri Anadolu’dan atalim. 3. Bütün Türkleri, Orta Asya steplerinde açlik, hastalik, katliam ile çiktiklari yerde yok edelim. Dogu Sorununun amacina ulasmasi için günümüzde su asamalarin düsünüldügünün güçlü emareleri bulunuyor: 1. Kibris’in ve Ege Denizi’nin, AB siyasi kriterleri arasina alinarak Türkiye’den koparilmasi. 2. Istanbul surlari içinde Ortodoks kilisesine bagli bir din devleti kurulmasi. 3. Ayasofya dahil Türkiye’deki bütün eski kiliseleri canlandirarak ve Türkiye üzerinde misyoner faaliyetleri yogunlastirarak Anadolu’nun yumusatilmasi. 4. Türkiye’nin bölünmesi ve Avrupa Birligi içinde ekonomik, sosyal ve politik olarak uydulastirilmasi. Bu asamalarla ilgili emarelerden çok az bir kismi asagiya çikarilmistir: Batililar Heybeli Ada Ruhban Okulunun açilmasi hatta üniversite düzeyine çikarilmasi için baski yapiyor; Bati Trakya’da Müftü seçimini önlemeye çalisiyor. Seçilen müftüye hapis cezalari verirken, Patrik seçimi kendi içinde serbestçe icra ediliyor; 1821 Mora ayaklanmasinda 60 bin Türk katledilirken “Mora’da ve dünyada Türk kalmayincaya kadar ölüm” slogani bugün, “ölüm” yerine savas sözcügü konarak, ilkokul ögrencilerine yemin metni olarak kullaniliyor; 3 Temmuz 1990′da eski Patrik Dimitrios Papadopuolos Bush tarafindan devlet baskani protokolü ile karsilanmis, kendisine tahsis edilen uçak ve otomobillerde çift basli kartal (Bizans armasi) forsu kullanilmistir; 1962 yilinda ikinci Vatikan Konsiline Ortodoks Patrigi davet edildi ve Istanbul’da Ortodoks Devletinin kurulmasi karari alindi; 20 Nisan 1994 yilinda Avrupa Parlamentosunda konusan Patrik devlet baskani ve ekümen islemi gördü; Boris Yeltsin’in Atina ziyaretinde Rusya – Yunanistan arasinda imzalanan 12 maddelik ikili anlasmanin 10′uncu maddesinde Istanbul’da Vatikan gibi Ortodoks dini devletinin kurulmasi da prensip olarak öngörülmektedir; ABD., Rusya ve Avrupa Birliginin hedefi, “Surlar” içinin Ortodoks Dini Devletinin topragi; Ayasofya’mn merkez olmasidir63; M. N. özfatura’ya göre: “Patrikhane binasina izin verilmesi Türkiye’nin bir hediyesi degildir. AB’ye girmek için verdigi tavizlerden birisidir. Türkiye’nin AB’ye kabul edilebilmesi için “Istanbul Patrikhanesini Vatikan ve San Marino gibi otonom bir devlet olarak tanimasi sarti AB’nce istenecektir.” Ek-A’da bulunan AB alt birimlerinin kararlari dahil, amaçlarini belirten her gün yeni bir, bazen birkaç emare görünüyor. Bu yayinin diger bölümlerindeki açiklamalarin her birisi ayni amacin emareleri degerindedir. Bu satirlarin yazildigi gün, AB’nin Kuzey Irak’daki Kürt gruplari silahlandiracagi haberi basinda yer almistir. (19 Aralik 2001). AB’den her gün aleyhimize bir davranis olacagini beklemek fazla ihtiyatlilik olmaz. Yunanistan ve Kibrisli Rumlarin, bütün düsünce ve politikalarinin odaginda, Türkiye’yi yikmanin yattigini düsünmek yanlis degildir.

Fener Rum Ortodoks Kilisesi ve Avrupa Birligi üyeligimiz

AB üyesi olan bir Türkiye’de, Fener Rum Ortodoks Kilisesi’nin yerini ve kavusacagi olanaklarla gerçeklestirme firsati bulacagi gelismeleri iyi düsünmek zorundayiz. Türkiye’yi Gümrük Birligi’ne iç siyasi yatirim hesabi ile apar topar sokanlar da; AB üyesi adayligini, Katilim Ortakligi Belgesi’ni kabul edenler de konuyu ayrintilari ile arastiran akademik bir incelemeye dayandirmadilar. Gümrük Birligi kararini da, AB üyeligi ile ilgili Katilim Ortakligi Belgesi’nin kabulünü de, arastirmalar sonucunda degil, üç dört kisinin siyasi tercihi ile kabul ettik. Siyasi tercihlerin altinda ne kadar parti çikari gözetildi, ne kadar kisisel çikar gözetildi bilmiyorum. Bu bölümde konunun çok önemli bir yanini teskil eden Fener Rum Ortodoks Kilisesi’nin Türkiye’nin AB üyeliginden muhtemel ve olanaklar içindeki beklentileri üzerinde durulmaktadir. AB üye adayligimiza en fazla sevinenlerden birisi Fener Rum Patrigi Bartholomeos’tur. Lozan Antlasmasi görüsmeleri sirasinda Türk bas delegesi yaptigi son konusmada su tespiti açikliyor: “Patrikligin, siyasi ya da yönetime iliskin islerle bundan böyle hiç ugrasmayacagi, sadece din alanina giren islerle yetinecegi konusunda, konferans önünde, müttefik delegeler kurullarinin ve Yunan delegeler kurulunun yapmis olduklari resmi konusmalari ve verdikleri garantileri senet sayarak, Patrikligin Istanbul’dan çikarilmasi teklifinden vazgeçtigini…” Fener Rum Patrigi, dis iliskilerinde ilginç bir unvan kullanmaktadir: “Ecumenical Patriarch and Archbishop of Costantinople and New Rome” Türkçesi; “Yeni Roma’nin ve Istanbul’un Baspiskoposu ve Evrensel Patrigi”. Kullanilan bu unvan dahi Lozan’daki görüsmelere ve verilen sözlere aykiridir. Patrigin evrenselligi Türkiye tarafindan kabul edildi mi? Istanbul’un Ingilizce ismi de Istanbul’dur. Costantinople isminde israr, amaçlarini belirginlestiriyor. Yeni Roma patrikligi ise, açikça Bizans özlemi, hatta iddiasidir. Bizim Dis Isleri Bakanligimiz, MIT Müstesarligimiz Istanbul Valiligimiz, Patrigin ilk baglantisi olan Fatih Kaymakamligimiz bütün bu gelismeler karsisinda hiçbir sey yapmiyor. En azindan yapildigini duymuyoruz. Bu ülke, milyonlari asan sehit ve gazinin eseridir. Böyle mi korunmasi gerekir? çok üzücü ve sonucu tehlikeli ihmallerle karsi karsiyayiz. Patrige bagli 15 patriklik ve bagimsiz kilise (Istanbul, Iskenderiye, Sam, Kudüs, Moskova, Sirbistan, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Kibris, Yunanistan, Polonya, Arnavutluk, çekoslovakya, Finlandiya) ile, 12 Baspiskopusluk (Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya, Ingiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Italya, Yeni Zelanda, Girit, On iki ada) bulunmaktadir. Patrigin ekümenligini, evrensel düzeyde en üst ve yetkili Ortodoks Kilisesi’nin basi oldugu iddiasini sayilan kiliselerin bir bölümü kabul etmiyor. Fakat, egilim ve gelisme hiç degilse çok büyük kisminin Fener Rum Patrikligine baglanmasi yönündedir. Türkiye’nin AB üyeligi, Patrigin ekümenlik çalismalarini kolaylastiracak, AB organlari tarafindan çesitli sekillerde desteklenecek ve dista kalan kiliselerin de baglanmalari gerçeklesecektir. Bu sebeple Patrik Bartholomeos Türkiye’nin AB üye adayligini destekliyor ve bayram yapiyor. Ekümenligin gelismesi, Türkiye’nin dünya Ortodokslugunun dini merkezi haline dönüsmesini kolaylastiracak, diger ülkelerden ve özellikle AB üye ülkelerinden gelip yerlesecek Ortodokslarla Istanbul, Ortodokslugun ve Yunan etkinliginin merkezi olma yolunda ilerleyecektir. Patrik ekümenlikten de destek alarak sorumluluklari arasinda saydigi Yeni Roma’nin (Bizans, ikinci Roma olarak kabul edilir) canlandirilmasi yolunda mesafeler alacaktir. Patriklik, Fransiz devriminin milliyetçilik akimlarini güçlendirmesinin ardindan Yunan Megali Idea’sini desteklemeye baslamisti. 1821 yilinda baslayan ve Yunanistan’in kurulusunu hazirlayan Mora Isyani’ndaki etkinligi sebebiyle Patrik Gregorius’un asildigi tarihten itibaren Patrikhane’nin bir kapisi kapali tutulmaktadir. Patrigin amaçlarina ulasmak için elde etmeye çalistigi bir diger husus tüzel kisilige sahip olmaktir. Böylece, Fatih Kaymakamligina bagli olmaktan kurtulacak, çalisma ve eylem ufku olabildigince genisleyecektir. Patrik “Grek yayilmaciliginin Harp Okulu” olarak anilan Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun açilmasi için de büyük bir gayret gösteriyor. Patriklige tüzel kisilik verilirse amaçlari yönünde çok büyük hukuki olanaklara sahip olacak: “Dava açma; mal edinme; vakif ve dernek kurma; Ayasofya’nin Patrikhane’ye devri dahil tüm eski Ortodoks mal ve mülklerinin geri alinmasi; Istanbul disindaki eski akropolitliklerini resmen tanitma; yer yüzündeki bütün Ortodoks patrikleri ile bagimsiz kiliselerin ve bunlara bagli tüm kiliselerin evrensel tahti; Ekümenlik, Patriklik olarak yurt içinde ve disinda taninma; Devlet Baskani statüsünde protokolün ön siralarinda yer alma” gibi birçok hak ele geçirmis olacak. Ayasofya dahil, bütün camiye dönüstürülmüs kiliselerin tekrar eski islevlerine döndürülmesi; Istanbul ve Türkiye’nin dünya Ortodokslugunun merkezi yapilarak Türkiye üzerinde 3′üncü Ro-ma’nin (Patrige göre Yeni Roma) kurulmasi bir hayal olmaktan çikacak, Yunan Megali Ideasi gerçeklesme yolunda hiz kazanacaktir.

çizilen Yolda Patrigin Gerçeklestirdigi Etkinlikler

Patrigin hayalleri yukarida yaptigimiz degerlendirmeleri de asmakta, hirsi bütün Anadolu’ya yayilmaktadir. Patrik, Etnos gazetesine verdigi demeçte, 7 Mayis 2000′de Kapadokya’da yapacagi ayin vesilesiyle “Hristiyanlar Anadolu’ya yerlesebilir” diyor ve sunlari ekliyor: “Türkiye’nin Avrupa Birligi üyeligi, Anadolu’da önceden var olmus Hristiyan toplumlari, yasadiklari bölgelere tekrar yerlesirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açilmasini düsünebilir.” Patrik, çok dogru bir teshisle, bütün bu amaçlarina Türkiye’nin AB üyeligi sonunda kavusacagina inaniyor. Türkiye’nin AB üyeligi, bu amaçlara ulasmasini büyük ölçüde kolaylastiracak, destekleyecektir, AB hayranlari bütün bunlari bilmiyorlar mi? Elbette biliyorlar. Patrik, gerçekte amaçlari yönünde girisimlerini pervasizca sürdürüyor. AB üye adayligimiza gölge düsmesin diye Disislerimiz ve diger yetkililer susuyor.

Patrik Bartholomeos’un Son Faaliyetleri

25 Aralik 2000 günü, Hazreti Isa’nin dogusu ve 2000 yilinin bitisi Fener Rum Patrikhanesi’nde, degisik ülkelerden 12 Ortodoks Patrigi’nin katilimiyla kutlandi: “Mi-lenyum ayini”. ayine Yunan Disisleri Bakan yardimcisi Gregory Niotis de katildi, Yunanistan ve Romanya televizyonlarinda canli olarak yayimlandi. Yunanistan’dan uçak ve otobüslerle katilimcilar geldi. Bartholomeos’un yönettigi ayine; Iskenderiye, Suriye, Sirbistan, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Yunanistan, Polonya, Arnavutluk, çek Cumhuriyeti, Finlandiya ve Estonya’dan patrikler ve Türk Ermeni Patrigi katildi. ayini izleyen konsoloslar: ABD, Yunanistan, Romanya, Finlandiya, Yugoslavya, Ingiltere, Hollanda, Ukrayna. 26 Aralik günü de Hristiyan alemi açisindan kutsal sayilan “Iznik”te Bartholomeos’un daveti ile bulustular. Ayasofya Müzesi’nde (Lisile) ayin yapildi. Patrik sunlari söyledi.69 “Bu tarihi ve sirin Iznik’in Hristiyanlar için önemi vardir. Burada 2 konsil70 toplanmistir. Konsilin kararlari tüm Hristiyanlari baglayicidir.” Iznik Belediye Baskani bu ziyareti turizm açisindan “bulunmaz firsat”(?) olarak nitelemistir. Hepsi bu kadar mi sayin baskan? Ayni günlerde Yunanistan, Gümülcine’de yapilacak etkinlige davet edilen Kültür Bakanligi Halk Oyunlari ve Halk Müzigi topluluguna, Kültür Bakani Istemihan Talay’in, Disisleri Bakani Ismail Cem’in devreye girmelerine ragmen vize ve izin vermemistir. Türkiye üye olduktan sonra Avrupa Birligi Parlamentosu “Eski dini yapilar yapilis maksadi disinda kullanilmayacak” karari alsa, ki beklemek gerekir; Ayasofya Müzesi dahil Türkiye’de yüzlerce, binlerce kilise ayni anda açilacaktir. Yunan Megali Idea’si Kibris ve Ege Denizi amaçlarina ulastiktan sonra, Istanbul odakli olarak Türkiye üzerinde “Yeni Roma” Imparatorlugu’nun kurulus amacini izleyecektir. Bu sonuca ulasilmasi; Türkiye’nin AB üyeliginden yararlanacak olan Patrikligin gerçeklestirecegi ekümenlik71 ve tüzel kisilikle kolaylasacaktir.

Patrik’in Sifat ve Islev Olarak Benimsedigi”Yeni Roma” Isminin Tarihi Anlami

Bizans Imparatorlugu’nün bir diger ismi “Dogu Roma Imparatorlugu”dur. Bunun anlami: “Roma Imparatorlugu’nun dogu kisminda M.S. 395′te kurulan ve Istanbul’un 1453′te Fatih Sultan Mehmet tarafindan fethiyle ortadan kalkan imparatorluk”. Dogu Roma Imparatorlugu (Bizans); Roma Imparatorlugu’nun dogudaki topraklarim Germenlere ve Islavlara karsi yakindan koruyabilmek amaci ile kurulmustur. Bir siyasi ve askeri merkez olmasi düsünülmüstür. Bizans Imparatorlugu, gerçek anlamiyla Roma Imparatorlu-gu’nun ikiye ayrilmasindan sonra (395) dogdu. Ana Britannica’ya göre (cilt 6, s.22): “Bizans Imparatorlugu, Dogu Roma Imparatorlugu olarak da bilinir.” “Rus Imparatorlari Eski Romalilarin “Sezar” unvanini alip “çar” haline getirmekle, kendilerini I. ve II. Roma’nin mirasçilari saydilar; son Bizans Imparatoru Konstantinos XI, Palailogos’un yegeni Zoe Palaiologina ile Moskova büyük dükü Ivan IIIü evlendirerek bu manevi soy baglantisini somut yoldan da gerçeklestirdiler.” Steven Runciman, Kutsal Roma’nin Hristiyanligi korumakla ilgili sorumlulugunun Moskova’ya geçtigini su sekilde açikliyor: “Dogu Hristiyan dünyasinin idaresi, baskanligi, diger ellere geçerek Avrupa kültürünün dogmus oldugu Akdeniz kenarindan uzaklara, kuzey doguya, Rus steplerine kaydi. Ikinci Roma, yerini üçüncü Roma’ya, Moskova’ya birakti.”74 Patrik Bartholomeos, l’inci, II’nci, III’üncü Roma gibi rakamlar kullanarak Moskova vb. ile tartisma çikarmak istemiyor. Evrensel (Ecumen) Patriklik ve Baspiskoposlugunun Bizans ile ilgili özlem ve yetkilerini “Yeni Roma” sözcügü ile; Yeni Roma’nin Patrigi ve Baspiskosu oldugunu belirterek açikliyor. Patrik için Istanbul yok Constantinople var; Türkiye yok, onun yerine ve üstüne “Yeni Roma” var. Bizim için Patrigin unvani: “Yeni Roma’nin ve Istanbul’un Baspiskoposu ve evrensel Patrigi” degil “Fener Rum Patrigi”dir. Bunu saglamak için Basbakanligin, Disisleri Bakanliginin, Içisleri Bakanliginin Istanbul Valiliginin, Fatih Kaymakamliginin, MIT Müstesarliginin konuyu isleyip üzerlerine düseni yapmalari gerekir. Türkiye’nin Avrupa Birligi üyeligi ile tehlikeye atilan (bazilarinin söylemi ile risk edilen) sadece Kibris, sadece Ege Denizi’ndeki haklarimiz, sadece ülkemizin bütünlügü ve sadece Atatürk’ün emaneti olan tam bagimsizligimiz, kayitsiz sartsiz ulusal egemenligimiz degil; tarihi ile, cografyasi ile, ulusu ile bütün Türkiye tehlikeye atiliyor.

Hiristiyan Misyonerlerinin Türkiye üzerindeki çalismalari Konu ile ilgili olarak çok kapsamli bir arastirma yayimlandi.75 Bu yayinin etkisi ve yankisi ile televizyonlarda açik oturumlar düzenlendi. Konu hakkinda yeni bilgilere kavustuk. ATV Kanalinda Ceviz Kabugu isimli programda taraflari bir araya getiren Hulki Cevizoglu konuya egemendi. STV televizyonu da 13 Ocak 2001 Pazar gecesi bir programda konuyu gündeme getirdi. Anlasiliyor ki Hiristiyanligin yapisi geregi her Hiristiyan kendi çapinda misyonerdir; dinini tanitmaktan sorumludur. Bir de Hiristiyanligi yayan özel görevliler (mission), dinsel görevliler, yetkililer var. Bizim buradaki kisa açiklamada üzerinde duracagimiz bu ikincilerdir. 13 Ocak 2001 STV programinda sadece Katolik misyonerlerin sayisinin 136 bin, AB misyonerlerinin 106 bin oldugu açiklanmis ve misyonerlik insanlara ulasma yolunda bir araç olarak degerlendirilmistir. Bu programda misyonerlerin bütün dünyada çalismalarini sürdürdükleri, Türkiye, Kore, Suriye, ürdün, Lübnan… gibi bazi ülkelerde yogunlastiklari açiklanmistir. Ergun Poyraz’in arastirmasi çok genis kapsamli ve içeriklidir. Alinti olarak tirnak içinde verdigimiz bilgiler bu basarili çalismadan alinmistir. Yayin su alinti ile basliyor: “Papa II. John Paul, 2000 yilma girerken yani 24 Aralik 1999 tarihinde yayimladigi mesajla Hiristiyan misyonerlere hedeflerini isaret ediyordu”: “Birinci bin yilda Avrupa Hiristiyanlastirildi. Ikinci bin yilda Amerika ve Afrika Hiristiyanlastirildi. üçüncü bin yilda ise Asya’yi Hiristiyanlastiralim.” Açiklandigina göre Asya’yi Hiristiyanlastirmanin yolu da Türkiye’den geçmektedir ve çalismalarim bu sebeple Türkiye üzerinde yogunlastirmis bulunuyorlar. Yayinda Mukaddes kitaptan alintilar yapilmis: “çünkü sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak ve o milletler tamamen harap olacak.” (Isa’ya, 60. Bab 12. Ayet). E. Poyraz birçok örnek vererek su tespitini açikliyor: “Haçli ordularinin kuvvet kullanarak yapamadiklarini gerçeklestirmek hayali ile; risalelerle, kitaplarla, okullarla, hastanelerle, vaazlarla, kasetlerle, filmlerle ve propagandanin her tür yöntemi ile büyük bir misyoner ordusu ülkemizin dört yanini istila etti. Sehirlerde onlarca ev kiraladilar. Amerikan, Ingiliz, Kanada asilli misyonerler günümüze gelindiginde “Taseron” olarak da Korelileri kullanmaya basladilar.” E. Poyraz bu misyonerlerle, onlarin tuttuklari evlerde 6 ay beraber olmus ve faaliyetlerine katilmis. Tutulan ve çalistirilan evlerin bütün yurdu örümcek agi gibi sardigini söylüyor. “Bu topraklara kendilerini Isa’nin gönderdigini iddia eden misyonerler, Anadolu’nun Hiristiyanligin yayildigi ilk merkez olmak sebebiyle sözde atalarinin olan bu toprakla n tekrar ele geçireceklerini ve bu topraklara simsiki sarilip, sahip olacaklarini da ilan ediyorlardi.” Dinler arasi Diyalog ülkemizde son yillarda yogun sekilde gündeme gelen ve yer yer uygulamalari görülen “Dinler arasi Diyalogun” gerçekte bugünün konusu olmadigi anlasiliyor. Papa II. John Paul 1991 yilinda ilan ettigi “Kurtarici Misyon” isimli genelgede konuya açiklik getiriyor: “Dinler arasi Diyalog, Kilisenin bütün insanlari, kiliseye döndürme amaçli misyonunun bir parçasidir.. Bu misyon aslinda Mesih’i ve Incil’i bilmeyenlere ve diger dinlere mensup olanlara yöneliktir.” Birçok “Dinler arasi Diyalog” toplantisina bazi yetkililerimiz katilmistir. E. Poyraz örnekler verdikten sonra su sonuca ulasiyor: “Dinler arasi diyalogun Hiristiyanligin peçeli yüzü oldugu”. ünlü bir Afrika özdeyisinden yola çikarak Iomo Kenyatta söyle diyordu: “Hiristiyanlik Afrika’ya geldiginde Afrikalilarin topraklari; Hiristiyanlarin ise Indileri vardi. Hiristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmemizi ögrettiler. Gözlerimizi açtigimizda onlar bizim topraklarimizi, biz de onlarin Indilerini almistik.” . Asagiya çikarilan haber 4 Ekim 2001 tarihli Hürriyet Gazetesinden alinmistir(s. 17). “Pontus özlemi “Giresun’un Bulancak ilçesi’nde yasiyorum. üç hafta kadar önce buraya Yunanistan’dan 40-50 kisilik bir grup geldi. Geldikleri otobüste “Aneton” firmasi yazisi bulunuyordu. Grupta yer alan sahislardan biri ‘babalarinin mezarligini ziyaret etmek amaciyla geldiklerini, burasinin bir Yunan topragi oldugunu’ söyledi. Yanlarina gelen Bulancaklilara da fena olmayan bir Türkçe ile yasadiklari topraklarin gerçekte kendilerine ait oldugunu söylediler. Grup içerisinde, Yunanistan-Selanik bölgesi milletvekili oldugunu söyleyen Kanzolakis isimli sahis, yanindaki Yunanlilara “Atalarinin topraginda bulunmaktan dolayi çok duygulandigini, buralarda yeniden Pontus sesinin duyulacagini” söylemis, sonra da biz Bulancaklilara dönerek, “Siz farkinda degilsiniz ama siz de bizdensiniz” demistir. Yine, elindeki kamera ile çekim yapan Kanzolokis, çevresindeki sahislara “Findik tarlasinin yerinde geçmis dönemde bir kilise bulundugunu ve kilise papazinin da dedesi oldugunu, kilisenin çevresinde “Papaz çesmesi” ve dedesine ait bir mezarin yer aldigini, bir ay içerisinde tekrar gelecegini, bu kutsal yerleri Türklere birakmayacaklarini” söylemistir. 40-50 kisilik grup, ellerindeki çikolata ve benzeri seyleri çocuklara dagitmis, gelislerinden bes gün sonra Bulancak’tan ayrilarak Samsun’a gitmislerdir. Bu kisilerin Atina’daki bir Pontus Dernegi’nin üyeleri oldugunu ögrendik. Bundan önce de ayni sekilde davranan çok sayida Yunanli ilçemize gelmisti. Ancak bu seferkiler çok ileri gitti diye düsünüyorum. Ben merak ediyorum, Türk vatandaslari Bati Trakya’ya giderek propaganda yapabiliyorlar mi? Yunanlilarin Bulancak’ta yaptigi gezi birçok kisiyi rahatsiz etti. Bunlara izin verenler, izin konusunda daha hassas davranamaz mi? (Bulancak’tan adi sakli bir okur)”

Avrupa Birliginin Hiristiyan Bayragi

Avrupa Birligi üyeligimizin Fener Rum Patrikligi’nin amaçlan üzerinde etkileri tartisilirken; bununla iliskili bir konu olan AB bayraginin simgesel anlami da gündeme girmis bulunuyor. Bayrak76; bir ulusun, belli bir toplulugun veya bir kurulusun simgesi olarak kullanilir, renk ve biçimi özellestirilmistir; kumastan yapilir. Ulusal anlamda egemenlik ifade eder, kimlik isaretlidir. Avrupa Birligi de kendisini özel bir bayrakla temsil ederek egemenligini, kimligini belirlemek istemis ve bu kararini gerçeklestirmistir. Bilindigi gibi AB bayragi; lacivert zemin üzerinde, orta yerde daire seklinde dizilen yaldiz rengi (veya sari) 12 yildizdan olusuyor. AB üye sayisi degismekte, fakat bayraklarindaki yildiz sayisi degismemektedir. Halen AB üye sayisi 15 oldugu halde bayraktaki yildiz sayisi 12 olarak kalmistir. Bunun anlami; ABD bayragindaki yildizlardan her birisinin bir eyaleti temsil etmesine benzer sekilde, AB bayragindaki yildizlardan her birinin bir üyeyi temsil etmedigidir. AB bayragi ile ilgili olarak elimizde hiçbir belge yok. Buna ragmen emin olmamiz gerekir ki; Türkiye’de tamamini hemen hemen hiç kimsenin okumadigi, fakat okumadan uymaya, uygulamaya gözü kapali istekli oldugumuz ve 120 bin sayfa oldugu söylenen AB belgeleri arasinda, bu bayrakla ilgili bir yönetmelik, karar, vb. vardir. AB bayraginin yansittigi anlamla ilgili resmi bir açiklama da bulunmuyor. Bu sebeple tartismalar sürüyor, yorumlar çesitleniyor, zenginlesiyor. Bu bölümde iki ayri yorum ele alinmaktadir. önemli olan husus su: Açiklamalar, yorumlar farkli, fakat sonuç ayni. Bütün bilgiler ve yorumlar, AB bayraginin bir hiristiyanlik simgesi oldugu noktasinda dügümleniyor. AB bayragi ile ilgili olarak daha önce; 12 yildizin Hz. Isa’nin 12 havarisini temsil ettigi yorumu yapilmis ve ayni basligi tasiyan ilk makalede asagidaki bilgiler verilmisti. “Havari” yardimci anlamina gelen Arapça bir sözcüktür ve Yunancasi Apostolos’tur. Havariler Hz.. Isa’nin, ögrencilerinin arasindan seçtigi, Incil’i yaymak ve vaaz vermekle görevlendirdigi yardimcilaridir. Hastalarla da ilgilenen Havariler ikiser ikiser görevlendiriliyorlardi. 12, Havariler için kutsal sayidir. 12 sayisini Yahudilerin 12 kabilesi ile irtibatlandiranlar da var.77 Havarilerin isimleri: Andreas, Bartholomaeus, Petrus, Yuhanna, Büyük Yakub, Matta, Filipus, Simun, Taddeus (Yahuda), Tomas, Mattias. Hz. isa’nin göge çikisindan sonra Havariler Petrus’un baskanliginda Hiristiyan toplulugun yönetimini üstlendiler. Bu bilgiler ve yorum tartisilirken internetten “The European Union (EU) Flag” baslikli78 yeni bilgilere ulasildi. Internetteki yayinci, asagiya özeti çikarilan, yer yer alintilar yapilan bilgileri vermektedir. Baslangiçta, 12 yildizin, ABD bayraginda oldugu gibi 12 üye ülkeyi temsil ettigi zannedildi. Nitekim 1986-1996 arasinda AB’nin 12 üyesi bulunuyordu. Fakat sonradan görüldü ki üye sayilari arttigi halde yildiz sayisi degismiyor.79 Protestan oldugu anlasilan Ingiliz yazar “kandirildik” diyor. 12 rakaminin bütünlügün ve mükemmelliyetin isareti oldugu (12 ay, 12 saat, Hz. Isa’nin 12 Havarisi, Jüri üyeleri, Yahudi Kabileleri (12), 12 burç) açiklaniyor. Ayni yazinin bir diger yerinde de, Mukaddes Kitap’ta Eski Ahit’te ki 12 patrik ile Yeni Ahit’teki 12 Havari veriliyor. Yazar soruyor: “AB bayragi Avrupa’nin Yahudi Hiristiyan ortak mirasini temsil ediyorsa; bu iyi birsey mi?” Daha tutarli bir yorum olarak 12 rakami “Vahiy 12-l”deki açiklamaya baglaniyor: “Gökte ulu bir belirti görüldü. Günesi kusanmis bir kadin, ayaklarinin altinda ay, basinda 12 yildizdan bir taç.” Yazar; AB bayragi sembolünün, Roma kilisesinin bu cümlelerdeki kadini Meryem Ana olarak yorumlamasina dayandigi görüsünde. Bu açiklamanin kiliselerdeki heykellere de yansidigi açiklaniyor. Meryem Ana’nin basindaki taçtan ayri olarak, geleneksel mavi pelerinin de, AB bayragina renk olarak verildigi belirtiliyor. Bayragin sekil ve renginin nasil belirlendigi hakkinda da su bilgiler veriliyor: 1955 yilinda Strasburg’ta, Konsey bayrak için seçim yaparken ARSENE HEITZ’in tasarisini yegledi. Tasari sahibi kendisini Meryem Ana’ya adamis bir kisidir. Tasari Ahit’ten ilham almistir. AB konseyi Genel Sekreteri LEON MARCHAL da Meryem Ana hayranidir. Baskan JACK DELORS da Roma Kilisesinin sadik üyesidir. Kendi pozisyonunu yaymak için kullanmistir. Yazar bundan sonra özet olarak elestirileri siraliyor: “Eger Roma Kilisesi Meryem’i tanriça olarak göstermek isterse bunu yapmakta serbesttir. Protestanlar bu kadar yüceltmek istemiyorlar.” “AB bayragi Avrupa’nin özgür uluslarina boyun egdirmeye çalisan, yabanci bir ekonomik, sosyal ve politik gücün sembolüdür. Katolik olmayanlar için gizliden gizliye empoze edilen mezheplere ait dinsel bir semboldür ve Katolikler için de kutsal sembolün yanlis kullanimidir.” Ispanyol tarih profesörünün su sözleri de internetteki metne konmus: “Artik Avrupa Bayraginin katlarinda An- nemizin, Avrupa’nin kraliçesinin gülümseyisini ve cazibesini kesfetmek bizim için zor degil.” Su elestirel görüsler eklenmis: Açik ki AB bayraginin tasarimi Roma Kilisesinin Meryem imajina dayaniyor. Ingilizler için uygun degildir. çünkü “Reform” kanunlar tarafindan desteklenir ve Kraliçenin güvencesi altindadir. Diger “Reform” ülkeleri bu sembolizmin farkinda degildi. özellikle dogustan gelen haklarini AB potasi karmasasi için vermeyi (satmayi) seçtiler. AB’ne karsi olan Katolikler ise; kendi sembollerinin özellikle kullanilarak, AB’ye inandirilmaya çalisildigini söylüyorlar. Anlasiliyor ki, AB bayragi, üyeleri birlestiren degil ayiran, tartismalara sebep olan bir sembol. Biz Türkiye olarak, Türk vatandaslari olarak bu bayragin neyi temsil ettigini bilmek ihtiyacindayiz. DSP’li, MHP’li, ANAP’li hükümet bunu açiklamak zorundadir. Kesin olan bir husus var: AB bayragi sekli ile ve rengi ile Hiristiyanlik isareti tasiyor. AB’nin bir Hiristiyan kulübü olmadigi sözünün yanlisligi anlasiliyor. Hangi dinin, hangi mezhebin, hangi anlamin, hangi egemenligin bayragi altinda toplanmaya çagrildigini bilmek, Türk toplumunun ve Türk insaninin hakkidir. Bu bayragin altina kosmaya hazir olan ve toplumu aceleye getirmeye çalisanlari kastetmiyorum. Onlar zaten her seyi biliyor, toplumun ögrenmemesine çalisiyorlar. Bütün bu bilgilerden sonra, toplumumuzu AB bayragi altina çagiran siyasal Islamcilar’a ise üzülmekten baska elimizden birsey gelmiyor. AB’yi kurtarici olarak görenler ve göstermeye çalisanlar; AB için Atatürk’ün kendi ifadesi ile “Mukaddes” emaneti olan bagimsizligimizi, ulusal egemenligimizi AB kurumlari ile paylasmaya razi olanlar; AB bayragi hakkindaki görüslerini de topluma açiklamalilar. Yapabilirler mi?

III. BÖLÜM

GÜMRÜK BİRLİĞİMİ; SÖMÜRGE ANLAŞMASI MI ?

“Gümrük Birliği veya Sömürge Anlaşması” başlıklı Ek-F’deki makale Ocak 1995′te yayımlanmıştır. Bu tarih­te anlaşma (metindeki ismi ile Karar) imzalanmış fakat henüz yürürlüğe girmemişti. Anlaşmanın yürürlüğe girişi 1Ocak 1996′dır. Aradan geçen zaman makaledeki görüşleri doğrula­mıştır.

Gümrük Birliği anlaşmasının en zayıf halkası, hatta en üzücü yanı Türkiye’nin kendi dışında, temsilcimizin olmadığı yerlerde alınan kararlara uyma zorunluluğudur. Gümrük Birliği “Serbest Ticaret Bölgesi”nden daha ileri, “Orta Pazar”dan daha kısıtlı bir uygulamadır.

Gümrük Birliğinin işlemesi; ortak gümrük tarifesi tesbiti, konuyu ilgilendiren yasaların yapılmasında işbirli­ği, üçüncü ülkelerle yapılacak ticaret anlaşmalarında bir­likte çalışma ile mümkündür. Türkiye – AB Gümrük Bir­liği anlaşmasında bu unsurları göremiyoruz. Bu sebeple konu başlığı “Gümrük Birliği mi; Sömürge Anlaşması mı?” olarak seçilmiş ve konmuştur.

Benzer bir anlaşmayı Türkiye’den başka hiçbir ülke imzalamamıştır. Böyle bir anlaşma için başvuran, istekte bulunan ülke olduğunu en azından ben bilmiyorum; sor­duğum ilgililerden de olumlu yanıt almadım. Tam üye olacak ülkelere üye olmadan önce, gümrük birliğinin se­bep olacağı kayıpları karşılamak ve altyapılarını hazırlamak için yardım yapıldığı halde, Türkiye’ye böyle bir yar­dım da yapılmamıştır.

Anlaşma (Karar ) İle İlgili Bazı Hükümler:

Türkiye’nin AB üyeleri dışında kalan ülkelerle olan ilişkileri (Türk Dünyası dahil) 3′üncü madde ile kısıtlan­maktadır.

3′ilncü Md. ile; Türkiye’de dolaşımda bulunan üçün­cü ülke çıkışlı ürünlere; işlemi tamamlanmamış gümrük­teki üçüncü ülke ürünlerine anlaşma hükümleri uygulan­mıştır.

4′üncü Md. ile, ithalat ve ihracattan alınan gümrük vergileri ile, mali nitelikli gümrük vergileri kapsam içine alınmıştır.

8′inci Md. ile, 5 yıl içinde (31 Aralık 2000′de dolmuş­tur.) teknik engellerin kaldırılması konusundaki araçları, Türkiye kendi iç yasal düzenlemelerine dahil edecektir.

12′inci Md. şöyledir: “Bu kararın yürürlüğe giriş tari­hinden itibaren (l Ocak 1996) Türkiye, Topluluk üyesi olmayan ülkelere, topluluğun aşağıdaki yönetmeliklerle belirlenen ticaret politikasına büyük ölçüde benzeyen hükümleri ve uygulayıcı tedbirleri uygulamaya koyacak­tır.”

Bu maddenin altında uymayı kabul ettiğimiz 14 adet Konsey, Komisyon yönetmeliği sıralanıyor.

Türkiye yazılmasına katılmadığı, neleri içerdikleri konusunda yaygın bilgi sahibi olunmayan yönetmelikleri uygulamayı kabul etmiştir.

“Türkiye tekstil ve hazır giyim ticareti ile ilgili anlaş­malar ve düzenlemeler de dahil olmak üzere, tekstil sek­töründe topluluğun ticaret politikası ile önemli ölçüde benzerlik gösteren politikaları uygulayacaktır.”

13′üncü Md. ile; Türkiye’nin, topluluk üyesi olmayan ülkelerle “Ortak Gümrük Tarifesine” uygun olarak uyum sağlaması istenmektedir.

14′üncü Md. ye göre; Ortak Gümrük Tarifesinde ya­pılacak (Ortak Gümrük Tarifesinin tâdil edilmesi, vergi­lerin askıya alınması veya tekrar konması, tarife kotaları, tarife tavanları) değişiklik ve kararlardan makul bir süre önce Türkiye haberdar edilecektir.

Türkiye’ye hiçbirşey sorulmuyor, görüşü alınmıyor, AB yapıyor, sonuçlandırıyor, uygulaması için Türkiye’ye tebliğ ediyor. Bu bir sömürge uygulaması değil mi?

Bu ağır müstemleke davranışını hafifletiyor görün­mek için, gerçekte hiçbir uygulama gücü olmayan şu hü­küm konmuş: “Bu amaçla, Gümrük Birliği Ortak Komi­tesinde öndanışmalarda bulunulur.” Danışmada bulunur mu, bulunmaz mı; bulunsa ne olacak ki? Değiştirecekler mi? Gümrük Birliği Ortaklık Komitesinin AB birimleri (Konsey, Komisyon…) üzerinde hiçbir yaptırım gücü bu­lunmuyor. Bu sebeple AB’ye itaat etmekten başka şansı­mız yok.

Bu hükümlerle, bağımsızlığımız ve egemenliğimiz ağır şekilde yara almıştır.

15′inci Md.: “Türkiye bu kararın yürürlüğe girmesin­den itibaren beş yıl içinde, ticaret politikasını aşamalı olarak topluluğun ticaret politikasına uyumlu hale geti­recek biçimde, topluluğun tercihli gümrük rejimine uyum sağlayacaktır. Bu uyum, hem otonom rejim, hem de üçüncü ülkelerle tercihli anlaşmaları kapsayacaktır.”

Üçüncü ülkelerle, Türkiye’nin katılımı, katkısı, hatta bilgisi olmadan, AB’nin yaptığı tercihli anlaşmalara da Türkiye uyacaktır. Bu Türkiye’yi bağımlı (tâbi) bir duru­ma sokmuyor mu? İlaveten, Ortaklık Konseyi’ne jandar­malık görevi veriliyor: “Ortaklık Konseyi, kaydedilen ge­lişmeleri düzenli olarak gözden geçirecektir.”

Gümrük Birliği Kararının diğer maddelerinde de Türkiye’yi bağlayan, Türkiye’nin uymak zorunda olduğu birçok yönetmelik sıralanıyor: (26′ncı Md. 8 yönetmeliğe atıf yapıyor.)

32′nd Md. belli kuruluşların ve ürünlerin kaynak tahsisi sureti ile desteklenmesini sakıncalı bulmakta ve gümrük birliği ile uyumlu olan ve olmayan alanları say­maktadır. Bu maddede Almanya’nın birleşmesi sonucu bazı bölgelerine verilen yardımları süresiz olarak istisna­ya tabi tutarken Türkiye’ye kısıtlamalar getirilmektedir.

37′nci Md. de Türkiye tarafından birçok yasanın sü­re sınırlaması da getirilerek değiştirilmesi istenmektedir. Anayasamızın 90′mcı Md. 4′üncü paragraftaki hükme göre yasa değişikliğini gerektiren her türlü anlaşmayı “TBMM’nin bir kanunla uygun bulması” gerekir. Güm­rük Birliği anlaşması hakkında Anayasa’nın bu hükmü uygulanmamıştır. Anayasa atlanmıştır. Gümrük Birliği anlaşmasının geçerliliği şüphelidir.

42′nci Md. de; Türkiye’deki koruma tedbirlerine kar­şı önlemler alınabileceği, buna karşılık anti-damping ted­birlerinin uygulanması konusunda Katma Protokolle (47′nci Md) getirilen usullerin yürürlükte kalacağı belir­tiliyor.

53′üncü Md. aynen şöyle: “Avrupa Komisyonunca Gümrük Birliği’nin işleyişi ile doğrudan ilgili alanlarda yeni bir mevzuat hazırlandığında ve bu mevzuat hakkın­da Avrupa Topluluğu üye devletleri uzmanlarına danışıl­dığında Komisyon gayrı resmî olarak Türk uzmanlarına da danışır.”

Gümrük Birliği kurulduğu için; AB içinde Gümrük Birliği’nin işleyişi ile doğrudan ilgili alanlarda yapılacak her değişiklik Türkiye’yi doğrudan etkiler, ulusal çıkarla­rımızla doğrudan ilgilidir.

Buna rağmen benzer durumlarda, resmen dahi de­ğil, gayrı resmî olarak Türk hükümetine değil, sadece Türk uzmanlarına danışılması yalnız haksızlık değil, ken­di açımızdan büyük bir skandaldir. Okurken ulusal onu­rumun zedelendiğini derinden hissettim.

54-58′inci Md.lerde belirlenen istişare yollarında Türk tarafının yaptırım gücü olan hiçbir hüküm bulun­mamaktadır. Uyuşmazlıkların çözümü (Md. 59-60) ve korunma tedbirleri (Md 61-62) ile ilgili hükümler de sa­dece AB yararları düşünülerek hazırlanmıştır.

Gümrük Birliği Anlaşması (Kararı) niçin imzalandı?

Gümrük Birliği Uygulama Sonuçları

Türkiye-AB Arasında Gümrük Birliğini Tesis Eden 1195 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (Gümrük Birliği an­laşması) yürürlüğe girdikten sonra karşılaşılan sorunların ayrıntıları hakkında fazla bilgi edinemiyoruz. Üçüncü ül­kelerle olan ticarî ilişkilerde sorunlar yaşandığı; AB ile ticarette gittikçe artan açıklar verdiğimiz dışarıya yansı­yor.

ABD’nin AB’ye tanıdığı ticarî ayrıcalıklardan Türki­ye yararlandırılmıyor. Kuzey Afrika ülkeleri ile yapılan anlaşmalardan yararlanmamızın baskılarla önlendiği ya­yınlarda dile getirilmektedir.

Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra AB-Türkiye arasındaki dış ticaret ilginç bir gelişme göstermiştir.

Türkiye – AB dış ticaret açığı Türkiye aleyhine 1990 yılında 2,435 milyon dolarken, Gümrük Birliği Anlaşma­sının yürürlüğe girdiği 1996 yılında 5,793 milyar dolara, 1998 yılında 10,774 milyar dolara fırlamıştır. Sadece üç yıllık artış 33.493 milyar dolar.81 1996- 2000 açığı 54 mil­yar dolardır. 2001 yılı sonunda açığın 60 milyarı geçeceği değerlendiriliyor.

9 Temmuz 2001 TRT 2 saat 18.00 programında şu bilgiler verilmiştir:

1992-1995 arası ile 1996-1999 Gümrük Birliği döne­mi karşılaştırması:

AB’ye ihracatımız; % 9′dan % 6.5′a düşmüştür.

İhracatın ithalatı karşılama oranı: % 70′den % 55′e düşmüştür.

İthalatımızdaki tüketim mallan oranı % 6′dan % 9-10′a çıkmıştır.

Türkiye’ye yabancı sermaye girişi azalmıştır,

Çok ciddi gelişme eğilimi ile karşı karşıyayız.

Üçüncü Ülkelerle Kurulan Ortaklıklar

AB, Türkiye dışındaki üçüncü ülkelerle değişik tür­lerde ilişkiler kuruyor: Ortaklık anlaşmaları; tercihli tica­ret anlaşmaları; ticaret ve işbirliği anlaşmaları…

Bazı Kuzey Avrupa ülkelerinin kurdukları EFTA; Kanada, ABD ve Meksika’nın oluşturduğu NAFTA; Gü­ney Amerika ülkelerinin kurdukları MERCOSUR (ilk ismi LAFTA) Serbest Ticaret anlamına uygundur. Bu anlaşmalarda, belirli mallarda gümrük tarifeleri ve mik­tar kısıtlamaları (Kota) kaldırılır; ancak üçüncü ülkelere karşı bağımsız hareket eder, kendi dış ticaret politikaları­nı uygularlar.

Türkiye örneğindeki gümrük birliği anlaşmasının tek olduğuna değinilmişti. Doç. Dr. A. Fındıkçı şu değerlen­dirmeyi yapıyor82: “AB’nin Ortaklık politikası, AB-Türkiye Dış Ticaret verileri ve malî işbirliği ile ilgili ortaklı­ğın hazırlık, geçiş ve son dönemi yakından analiz edildi­ğinde hemen görülecektir ki, Türkiye örneğinde her ha­liyle iflas etmiştir. İflas eden bu politikanın temelinde AB’nin üçüncü ülkelere yönelik izlediği ortaklık ve dış ti­caret politikaları yatmaktadır.”

Yazar diğer üçüncü ülkelere verilen tavizler sonu­cunda “Türkiye’nin 1963′te başlattığı Ortaklık ilişkisi de cazip olmaktan çıkmış oldu. 60′h yıllarda AET tercihli rejim piramidinin tepesinde olan Türkiye 70′li yılların ilk yarısından sonra bu piramidin en alt sıralarına kaydırıl­dı.” diyor.

Yazar şu değerlendirmeyi de yapıyor: “AET Ortak­lık politikası Türkiye’yi kendi bölgesindeki ülkelerle tica­rî ilişkiler geliştirmede ve bu ülkelerle yakın işbirliğine gitmesini büyük ölçüde engellemiştir.” Yazar aynı metin içinde ilginç başka tesbitler de açıklıyor: “Bu anlaşmala­rın amacı anlaşmaya taraf olan ülkeleri, AET’nin hem politik hem de ekonomik ve ticarî etki alanını genişlet­mektir.” Bu anlaşmalarla eski sömürgelerin tekrar ba­ğımlı hale getirildiği açıklandıktan sonra sayıları 100′e ulaşan ülke ile ikili anlaşma yapıldığı belirtiliyor.

Anlaşmalara aykırı olarak AB Türk Tekstil ürünleri­ne kısıtlamalar uyguluyor. “

“AB’nin bu programlar çerçevesinde, Türkiye’nin ‘ güneydoğusunda “HADEP” adlı partinin belediye baş­kanlığını kazandığı yerlere malî yardımda bulunması, sağlıklı düşünebilen her insanın aklına doğal olarak, ni­çin sadece güneydoğu, niçin sadece “HADEP” sorusunu getirmektedir.84″

Bu sorulara yalnız, AB üyeliğimize yandaş olanlar ve politikacı – bürokrat- diplomat yöneticilerimiz cevap ve­rebilir.

Gümrük Birliği Anlaşması; ekonomik getirilen ve götürülen dikkate alınarak, yedi – sekiz yıllık verilerle akademik düzeyde, ayrıca uygulayıcı çevrelerde araştırı­lıp, incelenip değerlendirilmelidir. Yapılan .değerlendir­melerden sonra AB ile görüşmelerle güncelleştirilmeli, karar aşamalarında Türkiye’nin dışlanması önlenmeli, üçüncü ülkelerle ilişkilerde Türkiye daha bağımsız hare­ket edebilmeli, üçüncü ülkelerle yapılan görüşmelere ka­tılabilmelidir.

AB üyeliğinin gerçekleşmemesi, Gümrük Birliği’nin önemini artıracaktır. Ebedî AB üye adayı kalınamayaca­ğı da dikkate alınarak Gümrük Birliği şekillendirilmeli ve Avrupa ile ilişkileri güçlendirecek yönde geliştirilmelidir. Bu amaçla AB tarafından birçok hükmü zaten uygulan­mayan (yardım, serbest dolaşım…) anlaşmanın, geliştiri­lip taraflar arasında denge sağlanıncaya kadar askıya alınması düşünülebilir.

Avrupa Birliği’ne Neden Hayır-2

Ekim 9, 2008

TÜRK DEVRİMİ VE AVRUPA BİRLİĞİ

Türk Devriminin AB üyeliği ile ne ölçüde bağdaşıp örtüştüğünün araştırılması, üyelik başvurusunun irdelenmesinde önemli bir unsur olarak değerlendirilmelidir. çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşünce tabanım, kuruluş felsefesini Atatürkçü Düşünce Sistemi oluşturmuş, seksen yıllık uygulamayı aynı düşünce kaynağı besleyip yönlendirmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yapısı; kaynağı Atatürkçü düşünce olan Türk Devrimine dayanır.

Avrupa Birliği üyeliği gibi devlet, toplum ve kişi yaşamında büyük dönüşümler getirecek bir kararın; Cumhuriyetimizin ana bulağı olan Atatürkçü düşünce sisteminde ne ölçüde değişikliklere neden olacağının araştırılması bir zorunluluk olarak görülmelidir.

Türk Devrimi Türk Tarihinin son ve büyük evresidir.

Türk Devrimi getirdiği büyük dönüşüme (inkılap) rağmen, tarihimizin doğal akışı ile çelişmez.

Devrimimizin evrensel Batı devrimleri içindeki yeri, ve Türk Tarihi içindeki işlevi ayrıntılı biçimde çok az araştırılmıştır. Bu eksiğimiz, Devrimimizin kişi, toplum ve devlet hayatındaki çok önemli yerini, iyi değerlendire-mememize sebep oluyor.

Başka bir cepheden bakışla; şu sorular tartışılmalı; Türk Devrimi ile Avrupa Birliği üyeliği bağdaşacak mı? Yoksa, Avrupa Birliği üyeliği, Türk Devriminin düşünce tabanını oluşturan Atatürkçü Düşünce Sisteminin terk edilmesini mi gerektirecek?

Bu sorunun cevabına, Türk Devriminin, Devrimimize taban oluşturan Atatürkçü Düşünce Sisteminin tarihi ve bugünkü işlevinin belirlenmesi ile ulaşılabilir.

Türk Devrimi ilk aşamada, bağımsız ve millet egemenliğine yönelik, ulusal – doğal olarak üniter bir yapı oluşturmayı amaçlar. ıstiklal Harbi ile ve devrimlerle, evrimlerle başlayan bu yolculuk bir bütün olarak ve evrimleşerek devam etmektedir.

Bütünü ile Türk Devrimi, bir kültür atılımıdır; kültürümüzü yeni bir aşamaya ulaştıran, çağdaş değerlerle uyum arayan bir süreçtir.

önceki yayınlarda, “kültür” beşeri konuların ana etkeni olarak gösterilmiş ve şu tanımla açıklanmıştır: Kültür: Bilgi ve deney birikiminden kaynaklanan düşünce gücü, beceri ve davranış özelliğidir. Unesco’nun yaptığı bir tanım kültür olgusu’na ışık tutuyor: Kültür; “Bir insan topluluğunun kendi tarihi gelişimi konusunda sahip olduğu bilinçtir.”

Uygarlık bir kültür ürünüdür. Atatürk Kültür Merkezinde oluşturulan bilim kurulu kültür unsurları olarak şu konuları belirlemiştir:

Toplumun benimsediği temel düşünce sistemi (Atatürkçülük); dil; tarih; din; bilim ve entelektüel kültür; teknoloji; sanat; adetler- örfler – gelenekler; folklor; ahlak; hukuk; devlet anlayışı, devlet yapısı; tarım; askerlik; spor; basın – yayın ve kitap.

Türk Devrimi bütün kültür unsurlarında dönüşüm (inkılap) gerçekleştirmiştir. Devrimimiz yaşamın bütün alanını kapsamaktadır. Türk devriminin büyüklüğü kapsam alanının yaygınlığı ve içeriğinin derinliğindedir.

Türk kültürünün tarihi oluşumu; hangi evrelerden (merhale) geçerek Türk Devrimi dönemine ulaştığı; bir kültür atılımı olduğunu döne döne vurguladığımız Türk Devriminin nasıl bir kültür üzerine inşa edildiği sanırım tespit edilmesi gereken ilk temel ayaklardan birisidir.

Atatürk’ün lise olgunluk sınavında, rastlantı sonucu bulunduğu ve çok beğenerek Milli Eğitim Bakanı Necati beyden eğitimine devam için yurt dışına gönderilmesini istediği, bilim tarihi hocası Aydın Sayılı’nın bu konulardaki tespitleri ilginç, gerçekçi ve önemlidir.

A. Sayılı’ya göre: “Kültürlerin özgün gücü; karşılaştıkları diğer kültürlerle sağladıkları uyum ve ‘onları tasarruf etmekte gösterdikleri kabiliyet’ ile başarısını kanıtlar.”

A. Sayılı’nın bu ölçülerine göre Türk kültürü zorlu deneylerden geçmiş ve başarısını kanıtlamıştır.

Büyük devletler kuran diğer uluslar, bir mihverden genişlemiş, sonra aynı coğrafya’ya geri çekilmişlerdir: Romalılar, Araplar, Fransızlar, ıngilizler, Almanlar… gibi.

Türkler ise zamanın bütün coğrafyalarında, Asya’nın yaklaşık tamamında, değişik zamanlarda, hemen hemen hiç ara vermeden, farklı mekanlarda, çoğunlukla aynı anda birden fazla devlet, imparatorluk kurdular. Bu sebeple rahatlıkla kültürümüzün Avrasya (Avrupa – Asya) kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.

Türkler dünya coğrafyasında oluşan bütün kültür ve uygarlıklarla alışveriş içinde oldular: çin, Hint, Orta Doğu (Mısır, Mezopotamya, ıslam, Hıristiyan, Musevi), Anadolu (Yunan klasik çağ), Batı (Avrupa).

Türkler ayrıca; geçmiş yüzyıllarda kültürün en önemli unsuru olan dinlerin tamamı ile yakın ilişki içerisinde olmuşlar ve bir bölümü ile bu dinleri benimseyerek yaşamışlardır: şamanizm, Gök Tanrı Dini, Budizm, Manizm, ıslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik.

Dünyada özgün iki alfabesi olan (Göktürk, Uygur) tek ulusuz. Prof. Talat Tekin’e göre Türkçe 12 alfabe ile yazılmıştır. Bilinen ilk büyük sözlüğümüz 1072 (Hicri 466) yılında yazılmıştır.

çok yönlü ve çok zengin bir tarih birikimine ve bilincine sahibiz.

Tanınmış Sümerolog Samuel Noah Kramer gibi Aydın Sayılı da Türk kültür tarihini Sümerlerle ilişkilendiriyor. A. Sayılı’nın değerlendirmesi: “Sümerlerin zamanımıza intikal etmiş olup Mö 2500-2200 yıl öncelerine tarihlendirilebilen bazı çivi yazısı tabletlerden derlenen bilgiler Kut kavminin hükümdar ad veya lakapları Kut’ların dilinin MS. 8′inci asrın ilk yarısında Tukyu’lardan kalma Orhun yazıtlarındaki dile çok benzeyen bir Türkçe olduğunu göstermektedir.”

Sümerce’nin Türk dili ile ilişkisini arayan dilcilerden birisi de Prof. Dr. O. Nedim Tuna’dır. “Sümer ve Türk Dillenilin Tarihle ilgisi ile Türk Dillerinin Yapı Meselesi” isimli eserinde Sümercedeki 168 sözcüğün ortak olduğunu Fonetik ve Semantik delilerle açıklıyor. Daha sonraki çalışmalarında sözcük sayısını 300′e çıkarmıştır.

A. Sayılı Orhun Yazıtlarından önce “Eşik kenti yakınlarında Mö. 5′inci ve 4′üncü yy.’ a ait bir kurganda yapılan kazıda elde edilen eşya arasında dış yüzeyinde 26 Runikimsi Sembol ile karşılaşılan bir gümüş tas” bulunduğunu açıklayarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Kemik nazarlık ve gümüş tastan hareketle: 2500 yıl önce Türkçe konuşan kavimlerin alfabelerinin bulunduğu, yazıyı bildikleri ve yaygın şekilde kullandıkları gerçeği ortaya çıkar.”

Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’a göre: “11′inci yy.da Kaşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk Kültür çevresi olarak meydana çıkar.” “1069′da Kutadgıı Bilig Balasagun’da yazılmaya başlanmış, 1070′lerde Divan-ı Lügati’t Türk Bağdat’da kaleme alınmıştır.” “11′inci yy.da Balkanlardaki Bizans sınırından çin ve Moğolistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.”

A. Sayılı’nın bir diğer tespiti: “ıslam dini tarih sahnesinde belirdiğinde Arap dünyasının en yüksek kültür merkezi olan Mekke’de okur yazar sayısının 17′den ibaret olduğunu Belazuri gibi güvenilir bir kaynağımızdan öğreniyoruz.” “Beyruni ile ıbn Sina ve ıbn Rüşd zamanlarında (XI ‘inci ve XII’ inci asırlar) ise Türklerin büyük katkılarıyla gelişen ıslam dünyası, uygarlık düzeyi bakımından bilim adamları ve düşünürleriyle… dünyanın en yüksek topluluğu haline gelmiş, bu durumu iyice belirginleşmiş bulunuyordu.” “ıslam dünyasının yeryüzündeki bu büyük üstünlüğe tartışmasız biçimde sahip olduğu bu çağlarda Hıristiyan dünyası, tarihinin karanlık çağ adı verilen dönemi içinde bulunuyordu.” “Böylece ıslam dünyası evrensel tefekkür tarihinin dört büyük aşamasından üçüncüsünü teşkil etmek durumundadır.” “Evrensel tarihin zincirleme birbirine bağlı olan bu dört uygarlık yaratma atılımı şunlardır:

1. Eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları aşaması.

2. Klasik çağ uygarlığı.

3. Ortaçağ ıslam dünyası uygarlığı

4. Batı Avrupa uygarlığı.”

ıbn Sina, Beyruni, Farabi, Harezmi, ıbn Türk ile Türk kültürü sağlam bir bilimsel tabana kavuşmaktadır. A. Sayılı şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortaçağ ıslam uygarlığını kurma işinde Türklerin büyük katkıya sahip olmaları, evrensel tarihte çok şerefli bir yere sahip olma açısından büyük önem taşır.” “Selçuklu çağının sonlan ile Osmanlı ımparatorluğu dönemi ilk asırlarında Orta Asya Türk dünyası da dahil olmak üzere, Batı Avrupa ile bir yarışma durumu içinde bulunmuş, bulunabilmiştir.”

Avrupa’nın karanlık Ortaçağ dönemi yaşadığı, din adına öldürülen insan kemiklerinden kilise yapıldığı (Lizbon) dönemde, Türk kültürü hümanizm, çağını yaşıyordu: Mevlana “Ne olursan ol gene gel”, Yunus “Sev yaratılanı yaratandan ötürü”, H. Bektaş Veli “Benim Kıblem insandır.”, Gül Baba “ıncinsen de incitme” diyorlardı…

A. Sayılı’ya göre: “Bundan sonra ise, Ortaçağ ıslam dünyası ve bu bütün içinde Türk dünyası giderek Avrupa’nın gerilerinde kalmaya başlamış, fakat bu durum karşısında Osmanlı ımparatorluğu Batılılaşma hareketini ilk kez başlatma ve ıslam dünyasının diğer geri kalmış toplumlarına bu bakımdan örnek olma şeklinde önemli bir öncülükte bulunabilme başarısını gösterebilmiştir.”

Batı kültür ve uygarlığı, Rönesans (14-16′ncı yy); Reform (16′ncı yy); 1′inci (1641-1649), 2′nci (1688-1689) ıngiliz Devrimleri; ABD Devrimi (1774-1776); Fransız Devrimi (1789-1799); Sanayi Devrimi (1769-1850) ana yörüngesinde gelişme göstermiştir. Bu devrimlerden biri kendinden sonrakine ortam hazırlamış, kolaylaştırmış, bugüne adım adım, aşama aşama uzun zaman içinde ulaşılmıştır. Bir kültür devriminden ziyade birisi diğerini tamamlayan bir kültür ve ondan doğan uygarlık gelişmesidir.

Batı’nın günümüzde ulaştığı sonuç amaç mıdır? Batı kültürü amacına ulaşmış mıdır? Amacına ulaşsaydı 20′nci yüzyılda Komünizmi, Faşizmi, Nazizmi üretir miydi? 16-21′inci yüzyıllarda diğer dünyaya emperyalizm uygulamayı içine sindirebilir miydi?

Duraklama sürecine giren Türk kültürü 18′inci yy’ın sonlarından itibaren çağdaş kültürle uyum arayışına başlamış ve A. Sayılı’nın da belirttiği gibi Doğu dünyasına bu yolla öncülük etmiştir. Nizam-ı Cedit (3′üncü Selim1789-1808), II’nci Mahmut Yenilikleri (1808-1839), Tanzimat (1839), Islahat Fermanı (1856), I’inci Meşrutiyet (1876), 2′nci Meşrutiyet (1908). Türk yenileşme hareketi veya düşüncesi Fransız devrimi ile hemen hemen aynı tarihlerde başlamıştır.

Bütün bu çaba ve gelişmeler uygulamaya çok az yansıyan mütereddit girişimlerdir. Buna rağmen, özellikle düşünce alanında, Atatürkçü Türk Devrimine çok zayıf da olsa bir ortam hazırlanmıştır.

Batı’nın hak ve özgürlük önceliğini devletten topluma ve toplumdan kişiye veren, yüzyıllar içinde ve birbirini izleyen çok sayıda devrimsel hareketle sürdürdüğü uygulamasını, 1919′da başlayan Türk Devrimi bir defada çözmeyi amaçlamıştır. Bu zorunluluk Türk Devriminin zorluklarından, aynı zamanda büyüklüklerinden birisidir.

Türk kültürü, Batı kültürü ile devrimci yöntemlerle uyum aramaya Türk Devrimi ile başlayabilmiştir. Türk Devriminin ana amacı olan Türk çağdaşlaşması Batı’nın temel değerleri ile uyumlu fakat kendine özgüdür. şüphesiz ki Türk Devrimi Batı kültürünün uzun oluşma sürecinin deney ve düşünce birikiminden yararlanarak yetkinleşmiştir.

Türk Devrimi, öncelikle bir kültür atılımıdır. Türk kültürünün çağdaş değerlerle bezenmesini ve aynı değerlerle uyumunu amaçlar. Yukarıda da belirtildiği gibi diğer kültürlerle kendi özünü yitirmeden karşılıklı etkileşim ve uyum yetisine sahiptir.

Türk Devrimi, kültür ayrılıklarının (Batı ve Doğu kültürleri gibi) sebep olduğu gelişmişlik farklarının ortadan kaldırılmasını gerçekleştirebilecek yönde bir harekettir. Ulusal kültür unsurlarının temel yapısını koruyarak gelişmeyi sağlayabilen yöntemi belirler. Atatürk; Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Halk evlerini kurarak öz değerlerin korunmasını, çağdaş yöntemlerle kültürümüzün gelişmesini amaçlamıştır.

Türk Devriminin, diğer evrensel devrimlerle ortak yanlarını ve farklı yanlarını, başlıklarını sayacağımız özellikleri açıklayabilir.

Türk Devriminin özellikleri: Amacı, içeriği (ilkeleri), siyasi yönü, ekonomik yönü, laik ve sektiler yapısı, hukuki ve devlet yapısı, çağdaş unsurlara dayanır, fakat aynı zamanda özgün öğeler içerir. Türk Devrimi ayrıca: Devrimcidir; zor şartlarda gerçekleştirilmiştir; Türk kültür özelliklerine sahip çıkmıştır; evrensel değerler içerir ve evrensel etkinliktedir; özgündür; sınıf ayırımına dayanmaz; tabandan kaynaklanmamıştır; düşünce ve uygulama iç içe gelişmiştir, gelişmektedir; şiddete çok az başvurmuştur.

ılk antiemperyalist mücadele, ıstiklal Harbi ve çağdaşlaşma atılımını içeren Türk Devrimi ile verilmiştir.

Daha sonra da üzerinde durulacağı gibi, Türk devriminin başlangıcı Emperyalizm, Faşizm (Mussolini’nin iktidara gelişi Ocak 1925), Nazizm (Hitler 1933′te iktidarı aldı), Komünizm (Lenin Ekim 1917′de iktidara geldi) gibi Batı kültürünün yarattığı, ürettiği hastalıklı döneme, ortama rastlar. Buna rağmen Türk Devrimi Batının evrensel devrimlerinin insancıl değerleri yönündeki ilkelerini benimsemiş; bağımsızlığın, millet egemenliğinin, hukukun üstünlüğünün, akılcılığın – bilimciliğin, laikliğin, sosyal içerikli ekonominin (devletçiliğin), halkçılığın, milliyetçiliğin (ulus devletin) savunuculuğunu yapmıştır.

Türk Devrimi Batı’ya rağmen, Batı’nın çağdaş değerleri ile uyum arayan bir atılımdır.

Türk Devriminin Evrimleşmesi

Türk Devrimi’nin içerisinde devrimler, evrimler ve çoklukla evrimleşmiş devrimler vardır.

Harf devrimi (1928), kıyafet devrimi (1925 şapka), tekke ve zaviyelerin kapatılması (1925), takvim ve saat değişimleri (1925), ağırlık ve uzunluk ölçülerinin değişmesi (1931), soyadı kabulü (1934) önemli bir süreye bağlanmadan gerçekleştirilen girişimler olarak devrim niteliği taşırlar.

Türk Devrimi’nin bazı atılımları yapıları gereği bir süreç sonunda gerçekleştirilebilecek özelliktedir. Bunlar evrim niteliğindedir. örnek olarak, dilimizin arınması ve gelişmeci atılımında, dilin doğası gereği ister istemez bir süreç ihtiyacı ile karşı karşıya kalınmış ve başlangıçtan itibaren, bugün dahi henüz sonuçlanmamış evrim özelliği taşıyan bir adım olmuştur.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği girişim ve atılımların çoğunluğunu devrimler ve evrimlerden sonra üçüncü bir tür olan Evrimleşen Devrimler oluşturuyor; kısaca, devrim özelliğinde başlayıp evrimleşerek devam eden atılımlar. Bu türe millet egemenliğini açıklayan siyasi devrim bir örnektir. Siyasi devrim iktidar gücünün bir aileden alınıp çağdaş şartlarda millete devredilmesini gerektiriyordu. Bu konuda amaca adım adım yaklaşılabilecekti. Buna rağmen ilk adımların ister istemez devrim niteliğinde olması gerekiyordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri, TBMM’nin açılışı, Saltanat ve Hilafetin kaldırılması devrim niteliğinde atılımlardır. Siyasi devrimin amacı olan demokratik sistemin gerçekleşmesi için Atatürk tarafından başlatılan çok partili sisteme geçiş denemelerinden sonra 1946, 1950, 1960, 1970, 1980 aşamalarından geçilmiştir. Bu gelişme siyasi bir evrimleşme olayıdır ve devam etmektedir.

Evrimleşen devrimlerden bir diğeri de hukuk devrimi ve evrimidir. Başlangıçta hukuk alanında devrim niteliğinde birçok atılım gerçekleştirilmiştir: Anayasa, Medeni Kanun, Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu… Bütün bu yasalar birer devrimsel adımdı, fakat hukuk alanındaki çağdaşlaşma, hukuk devrimi bunlarla tamamlanmış olmuyordu. Hukuk alanında her çağda çağdaş olabilmek için devamlı bir yenilenme, gelişme içerisinde olmak gerekiyordu. Hukuk alanındaki devrimsel adımlar devam etmiştir, edecektir. Hukuk alanında da devrimimiz evrimleşerek gelişmesini sürdürmektedir.

Kültürün diğer unsurlarının çoğunda, daha Atatürk zamanında gerçekleştirilen devrimsel atılımlar evrimleşerek gelişmelerini günümüzde de sürdürmektedir. Atatürk 4′üncü CHP kurultayında (4 Mayıs 1935) çok dikkat çekici bir açıklama yapmıştır: “Türk ulusu, ancak varlığını sağlam ve derin kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslararasında tanınır.”

Türk Devrimi ölçütleri (Kriterleri), AB ölçütleri

AB ölçütleri; önceki bölümde açıklanan Batı Evrensel devrimlerinin (Rönesans; Reform; AB Devrimi; ıngiliz Devrimleri; Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi…) ve Hıristiyan düşünce temelinin bugün ulaştığı son durum ve ilkelerdir denebilir.

Bu ölçütler Kopenhag’da özet olarak belirtilmiştir. Daha geniş olarak da, AB’nin Anayasasının esasını teşkil edeceği değerlendirilen “Temel Haklar şartında açıklanmaktadır.

Temel Haklar şartı 7 bölümden oluşuyor: ınsan Onuru: ınsan onurunun dokunulmazlığı; Yaşam Hakkı; ışkencenin,zorla çalıştırılmanın kaldırılması kişinin bütünlük hakkı (fiziksel, ruhsal bütünlüğün korunması).

özgürlükler Aile hayatına saygı; kişisel bilgilerin korunması; evlenme ve aile kurma hakkı; düşünce, vicdan, din özgürlüğü; ifade ve bilgilenme özgürlüğü; toplanma, dernek kurma; sanat ve bilim; eğitim; uğraşı seçme, çalışma; iş yapma; mülkiyet hakkı; sığınma.

Eşitlik: Yasalar önünde; kültür, dil ve din farkı; kadın erkek; çocuk hakları; yaşlı hakları; özürlülerin hakları.

Dayanışma: ışçilerin bütün hakları.

Yurttaşlık: Seçme seçilme hakkı, iyi yönetim, dilekçe, serbest dolaşım, diplomatik haklar.

Yargı: Bağımsız yargı, savunma hakkı, uluslararası suçlar; çift yargılanmama.

Genel Hükümler: Hakların kötüye kullanılmasını önleme, hakların korunması…

Yukarıda sayılan haklar ve ortaya konulan ölçütler insanlık idealinin gereğidir. Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da vatandaşlarını bu hakların tamamına kavuşturmak zorundadır.

Sorun; Katılım Ortaklığı Belgesindeki siyasi kriter dayatmalarında (Kıbrıs, Ege, Türkiye’nin bölünmesi, dış göç…); Avrupa Parlamentosunun düşmanca tutumunda; Atatürkçü Düşünce ve Türk Devriminin geçersizleştirilmesinde; bir de bu bölümde işlenen büyük Türk Kültürünün Avrupa kültürü içinde eritilip (entegrasyon) folklor düzeyine indirilmesindedir.

Bu bölümde karşı çıkılan husus şudur:

2500 yıldan daha uzun bir sürede, yeryüzünün bilinen (zamanında) bütün coğrafyalarında oluşan; bütün büyük kültürlerle gerçekleştirilen alışverişler sonucu (çin, Hint, Orta Doğu, Anadolu, Mısır, Mezopotamya, Klasik çağ, ıslam (Türk), Orta çağ, Avrupa kültürleri; şamanizm, Gök tanrı, Budizm, ıslam, Hıristiyan, Musevi dinleri) gelişen; Evrimleşen Türk Devrimi ile, çağdaş değerlere yönelen ve her çağda çağdaş olmayı sağlayacak dinamik değerler kazanan, özgün yapıya sahip zengin ve güçlü TüRK KüLTüRü’nün, Avrupa kültürü içinde eritilip (entegrasyon) folklor düzeyine indirilmesine karşı çıkılıyor, daha uygunu isyan ediliyor.

TÜRK DEVRİMİ VE EMPERYALİZM

Atatürk Döneminde Batı’nın ıdeolojik Ortamı

Türk Devrımi’nin başlangıcı; Emperyalizm, Faşizm, Nazizm, Komünizm gibi Batı kültür çevresinin kendi temel ilkeleri ile (özgür düşünce ve insana verilmesi gereken değerler) ters düşen uygulamalarının güçlü olduğu zamana rastlamaktadır. Batı kültürünün oluşumu içerisinde bir karşı evre, aşama niteliğinde olan, insan onuru ile bağdaşmayan bu düşüncelerin (Faşizm, Nazizm, Komünizm) ve uygulamaların en canlı olduğu dönemde Türk Devrimi, evrensel devrimlerle oluşan Batı kültürünün çağcıl (modern) temel ilkelerini benimseyerek, savunarak ortaya konmuştur. Bu olgu Türk Devriminin özgün ve güçlü özelliklerinden birisidir.

Aynı tarihlerde, Kapitalizmin bir aracı olarak, şiddet ve zulmünü artıran Emperyalizm ise işgal ve sömürgecilikle mazlum dünya üzerine çöreklenmiş, gün gün etkinliğini artırmaya çalışıyordu.

Batı kültürü Nazizmi, Faşizmi, Komünizmi gündeme getirir, emperyalizmi yaygınlaştırırken, Türk Devrimi özgür düşüncenin, millet egemenliğinin, tam bağımsızlığın, laikliğin savunuculuğunu yapmaya başlamıştı.

Batı kültürünün getirdiği Faşizm, Nazizm, Komünizm ve Emperyalizm ile Türk Devrimi bağdaşmamıştır.

Türk Devriminin gerek başlangıç döneminde, gerekse evrimleşerek gelişme süreci sırasında, zamanının moda yönetim sistemleri ile arasında büyük ölçüde nitelik, nicelik ve öz farkı olmuştur. Nazizm, Faşizm, Komünizm ve Emperyalizmin insana ve topluma bakışı ile Atatürkçülüğün bakışı farklıdır. Toplumumuzun düşünce ve davranışlarını büyük ölçüde şekillendiren Atatürkçülükte toplum veya ulus ile insan amaçtır. Ulusal kültürümüzün bir parçası olan Atatürkçülük bu sebeplerle de evrensel niteliktedir ve evrimleşerek yaşamını, etkinliğini sürdürmektedir.

Nazizm, Faşizm ve Komünizm insanlığa vaat ettikleri hayaller yıkılmış, kolaya kaçan yarı aydınların inanç sistemleri, dinleri haline getirilen bu düşünce ve uygulamalar insanlığın, daha uygun deyimi ile Batı düşüncesinin, Batı kültürünün birer hatası olarak tarihe mal olmuşlardır.

Faşizm, Nazizm ve Komünizm insan doğasına ve onuruna ters düşen yapıları sebebiyle yenik düşüp çekilirken Atatürkçülük Türk Devrimi ile barış içerisinde, teröre başvurmadan, teokratik düzeni laik yapıya, totaliter sistemi demokratik düzene geçirmeye çalışan; akla, bilime, insan sevgisine, bağımsızlığa ve özgürlüğe dayalı bir düşünce ve uygulama olarak geri kalmış toplumlar için bir müjde gibi insanlığın yaşamına katılıyordu.

Batı kültürünün bir ürünü olan Emperyalizm 21′inci yüzyıla kadar varlığını sürdürebilmiştir. Küreselleşmeden aldığı güçle 21′inci yüzyılı da etkileyeceği anlaşılan Emperyalizm Batı’nın kazandığı savaşlar sebebiyle varlığını koruyabiliyor.

Emperyalizme karşı tarih boyu birçok mücadele verilmiştir. ılk başarılı ve etkili mücadele Türk Kurtuluş Hareketidir.

Batıya Karşı ılk Anti-Emperyalist Mücadeler

ümit Burnundan dolaşan Avrupa gücünün Hint Okyanusundaki deniz savaşlarını kazanmasından sonra, Osmanlı ımparatorluğunun kuşatılması tamamlanmış ve Asya, Avrupalılar tarafından işgale başlanmıştır.

Kıta içi devleti durumuna düşen Osmanlı ımparatorluğunun Avrupalılar tarafından küçültülmesi ve diğer kıtalara yayılmaları 16′ncı yy.dan 20′nci yy.a kadar devam etti. 20′nci yy.ın başlangıcındaki I’inci Dünya Harbi (1914-1918) Osmanlı ımparatorluğu, Avusturya – Macaristan ımparatorluğu, Alman ımparatorluğu, Rus çarlığı… gibi aile egemenliğine dayanan birçok ımparatorluğun yıkılıp dağılmaları ile sonuçlandı. Harbin sonunda sömürge imparatorlukları (ıngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika…) dünyaya egemen olmuşlar; Kapitalizmin gereksinimi olan ham madde, pazar ve ucuz işçiyi sömürgeleştirdikleri topraklardan sağlamaya başlamışlardı.

I’inci Dünya Harbinin bu yayılmacı (emperyalist) güçlerine karşı ilk başarılı mücadeleyi ıstiklal Harbi ile Türkler vermiştir.

Ruslar, çarlığın yıkılıp Komünizmin getirilişini emperyalizme karşı ilk mücadele gibi gösterirler. Gerçekte Komünist Rusya kendisi emperyalist (yayılmacı) politikaları izlemiştir.

Viyana’dan dönüşün durdurulduğu yer, Türk ıstiklal Harbinde savunmadan taarruza geçilen Sakarya hattıdır. Sakarya Meydan Muharebeleri yalnız Türk tarihinin değil dünya tarihinin de büyük bir dönüş, büyük bir doruk noktasıdır. Dünya tarihine Sakarya Meydan Muharebesi kadar değişiklik getiren savaş çok azdır.

Türk ıstiklal Harbi ile dünyada, Batı emperyalizmine karşı, yaygın şekilde Kurtuluş Harpleri dönemi başladı.

Türk Kurtuluş Hareketi Batı yayılmacılığına son veren ve gerileten bir olgudur.

Türk Devrimi ise Batıya karşı girişilen anti-emperyalist mücadele sonunda ulaştığımız, gerçekleştirdiğimiz büyük dönüşüm, büyük atılımdır. Batılılara rağmen Batı’ ya yönelik bir harekettir.

Türk Devrimi, Türk Kültürünün çağdaş değerlerle zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini amaçlar. Batı uygarlığını yaratan Batı Kültürü ile uyum arayışıdır.

Ancak Batı Kültürünün ve Batı tarafından uygulanan Kapitalist ekonomik sistemin doğal uzantısı olan emperyalizmi Türk Devrimi reddetmiştir.

Hem Avrupa emperyalizmine hem de Rus Komünist emperyalizmine karşı ilk gerçek mücadeleyi Türkler vermiştir. Türk Devrimi emperyalizmi kendi ülkesinden uzaklaştırmış, emperyalizmden kurtuluşun verilerini, kuramını belirlemiş, düşünce tabanını oluşturmuş, emperyalizm ile mücadele için evrensel eğilimi gerçekleştirmiştir.

Anti – emperyalist mücadelenin öncüsü olan bu Türkiye, AB üyesi olarak emperyalist kampa dahil olamaz. AB üyesi veya eyaleti olarak mazlum dünyaya karşı emperyalist bir politikanın içinde yer alamaz.

AB üyeliği Türkiye’yi Avrupa emperyalizminin bir aracı haline getirecektir.

“Türkiye’nin bugünkü mücadelesi, yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye mühim ve büyük bir gayret sarf ediyor. çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün doğunun davasıdır.”

Avrupa’nın, Batı emperyalizminin bir üyesi olması halinde Türkiye; kendisini Atatürk’ün öncülük ettiği mazlum milletlerin karşısında bulacaktır. Bu sonuç bütün tarihi reddir, tarih bilincimizi rahatsız eden bir çelişkidir. Sonuçta büyük bir tarihi hatadır.

Küreselleşmenin Desteklediği Emperyaliz

2000′li yıllarda emperyalizm yeni bir ivme kazandı. Amaç, hırs ve acımasızlığı aynı. 21′inci yüzyıl emperyalizminin 19′uncu yy. ve 20′nci yy.ın ilk yarısındaki yoldaşından farkı, kullandığı araç ve uyguladığı yöntemdedir. Taraflarda (sömüren ve sömürenlerde) fazla bir fark yok.

Avrupa Birliği emperyalist kanadın gene tam odağında duruyor. Ancak bu defa ABD korumasında ayakta kalabiliyor.

21′inci yüzyıl emperyalizminin tetikçiliğinin sorumlularından birisi küreselleşmedir.

Gerçekte küreselleşme olgusu yavaş, cılız daima olmuştur. Soğuk harpten sonra (10 Kasım 1989), üst üste çakışan olaylar ve gelişmeler küreselleşmeye çok uygun bir ortam yarattı. Küreselleşmeyi coşturan koşullar şu başlıklar altında toplanabilir: Ulaştırma ve iletişim alanındaki büyük ve hızlı gelişme; Doğu Bloku’nun çökmesi, SSCB’nin dağılması sonucu 3′üncü dünya ülkelerinin Batı Dünyası karşısında seçeneksiz, dayanaksız kalmaları; teknoloji, bilgi birikimi ve sermayenin Batı’nın (ABD ve AB) tekelinde olması; Batı’nın ham madde, ucuz işçi ve pazar ihtiyacının artması; 3′üncü dünyanın ve Doğu’nun sömürü altında geri kalmışlığı; uluslararası ticaretin artması; uluslararası hukukun gelişmesi; ülkeler arası ekonomik yarışın hızlanması…

Bu olgular küreselleşmeyi hızlandırmış ve dizginsiz bir yaygınlaşma ortamı doğmuştur.

Sanayi Devriminin (1769-1850 veya 1750-1830) başlangıcında işçiler; henüz örgütlenmedikleri, hukuki dayanakları olmadığı için ana malalar (sermayedarlar) tarafından acımasızca kullanılmış, kadın ve çocuklar çok küçük ücretlerle 16-20 saat çalıştırılmışlardır.

Zaman içinde işçiler örgütlenmiş, yasal güvencelere kavuşturulmuştur.

Günümüzde, ana malcı işçiyi değil; bilgi birikimi, teknoloji ve sermaye sahibi ülkeler; ham madde, ucuz işçi ve pazara sahip daha az gelişmiş ülkeleri ve toplumları sömürmeye başlamıştır. Sanayi devriminin başlarında nasıl ki ortam ana malanın yararına işçilerin zararına ise, bugün de ortam kapitalist dünyanın yararına diğer dünyanın zararına çalışıyor. Uluslararası hukuk mazlum ülke ve toplumları korumuyor. Ayrıca mazlum dünya kendi arasında örgütlenmiş değil.

Uluslar üstü hukuku Batı belirliyor. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Bankası gibi kuruluşları Batı kuruyor, yönetiyor, yönlendiriyor. Bağnaz bir Batıcı olan S. P. Huntington IMF hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: “Batı IMF ve diğer milletlerarası ekonomik kuruluşlar sayesinde kendi iktisadi menfaatlerini terviç ediyor ve uygun olanını kendisinin düşündüğü ekonomik politikaları diğer milletlere zorla kabul ettiriyor.”

Dış yatırımcılarla, yatırım yapılan ülke veya kurum arasındaki anlaşmazlıkların doğal mahkemeler dışında, Batılı güç odaklarının kontrolündeki “Tahkim Kurullarına” verilmesi sermaye için büyük güvencedir.

Küreselleşmenin emperyalizme katkısı ile ilgili birkaç örnek.

En fakir ile en zengin arasında kişi başına düşen gelirdeki fark, 1985 yılında 76 kat iken, 1998 yılında 228 kat olmuştur.

En zengin 20 ülke uluslararası üretimin % 86′sını gerçekleştirirken en fakir 20 ülke % 1′ini gerçekleştirebiliyor.

89 ülke on yıl öncesine göre gerilemiştir.

Batı’ ya karşı ilk antiemperyalist mücadeleyi veren Türkiye’nin AB üyeliği; tarihi ile, misyonu ile, kültürü ile çelişki yaratır. Bu bir saf değişikliğidir.

Türkiye AB üyesi olduğu takdirde sömürülmek için daha uygun bir ortamda olacak. üstüne üstlük, mazlum dünya bakışına emperyalizmin bir üyesi hatta aracı görüntüsü verecektir.

II.BöLüM

KATILIMIN ORTAKLIğI TUZAKLARI

Avrupa Konseyi Kararı şeklinde, Türkiye’ye, ilkeler, öncelikler, ara hedefler ve koşullara ilişkin bir belge (Katılım Ortaklığı) verilmiştir.

Türkiye’den de, Müktesabatın üstlenilmesine ilişkin bir “Ulusal Program” hazırlayarak, önceliklerin ve ara hedeflerin belirlenmesi istenmiştir.

Katılım Ortaklığının amacı ve Ulusal Program hakkında, belgede şu açıklama yapılıyor: “Katılım Ortaklığı, aday devletlerin üyelik hazırlıklarına yardımda kullanılacak bir dizi politika amacının temelini oluşturur”, “Ulusal Program Katılım Ortaklığının ayrılmaz bir parçası olmamakla beraber, belgenin kapsadığı öncelikler Katılım Ortaklığına uymalıdır.”

Görüldüğü gibi siz ulusal programı nasıl hazırlarsanız hazırlayın, AB Katılım Ortaklığını esas alıyor. Ulusal Programa, karşı hükümler konması AB’yi hiç ilgilendirmiyor. Hatırlayalım: Bizim Ulusal Programa ilgi dahi göstermediler. çünkü onlar Katılım Ortaklığını Konsey kararı olarak çıkardılar, değiştirmeyi düşünmüyorlar.

Türkiye’ye Farklı ışlem

KO’nın Açıklayıcı andıcında “Türkiye AB’ne diğer aday ülkelere uygulanan aynı kriterler temelinde Birliğe katılması mukadder bir aday ülkedir” dendiği halde; mali yardım konusunda, Kıbrıs konusunda, azınlıklar konusunda, Gümrük Birliği anlaşması hükümlerinde, Avrupa Parlamentosu kararlarında eşit değil; “öteki” “Hasım” muamelesi yapılıyor.

örnek olarak: Topluluk Türkiye’ye “Kıbrıs” konusunun çözülmesini, siyasi kriterler arasında koşul olarak gösterdiği halde; Güney Kıbrıs’a böyle bir koşul ileri sürmeden üyelik müzakerelerini başlatmıştır. AB Kıbrıs sorununda açıkça Rum yönetiminin yanında yer almaktadır. Kıbrıs’ın tamamının Rum kontrolü altına sokulmasına çalışmaktadır. Bu tutum Avrupa’nın Haçlı Seferlerinden bu yana Kıbrıs ile ilgili emellerinin sonucu ve gereğidir.

Kıbrıs’taki Türk kuvvetlerini işgal kuvveti olarak isimlendiren Avrupa, Ermenistan’ın haksız olarak işgal ettiği Azerbaycan toprakları hakkında susuyor, kısaca Ermeni işgalini onaylıyor.

Diğer ülkelere milyonlarca dolar yardım yapan AB, Türkiye’ye Gümrük Birliği anlaşması ile vermeyi kabul ettiği üç beş dolarlık yardımı Yunanistan’ın vetosunun arkasına saklanarak vermiyor.

AB başka ülkelerdeki azınlıklar konusunda hemen hiçbir işlem yapmazken; Türkiye’de kendi yorumu ile varlığını kabul ettiği, sayısı belirsiz azınlıkların hamisi gibi hareket ediyor.

AB; kabul edilmiş anlaşmaların gereği olan serbest dolaşım hakkını Türkiye’ye kullandırmamaktadır.

Bütün diğer ülkelerdeki terör örgütlerini, teröristler listesine aldığı halde PKK’yı ve DHKPC’yi dışarıda bırakmış, bunları terörist saymamıştır. Sayın Ecevit bu sonuca “Hayret” ettiğini söylüyor. Ben de Sn. Ecevit’in hay ret etmesine hayret ediyorum. çünkü AB’nin tutumu Türkiye’ye karşı diğer davranışları ile çok tutarlı. Daha önce eğitim, para, silah, araç-gereç… vererek destekledikleri, örgüt başını koruyup sakladıkları, Türkiye’deki faaliyetlerini politikalarının bir parçası olarak gördükleri PKK’yı terörist ilan etmeleri çelişki olurdu. Listeye almaları halinde, terörizme destek veren, yataklık yapan ülkeler durumuna düşerlerdi. Onlar bu örgütlerle Türkiye’yi bölmeye çalıştılar. ıleride de aynı amaçla kullanacakları bir örgütü nasıl olur da terörist ilan ederler?

PKK’nın gizli bir listede olduğunu söylüyorlar. Bazıları, Türk toplumunu aldatmaktan zevk alıyor: her halde gizli gizli gülüyorlar.

Bu açık olay bile bir kısmımızı uyarmaya yetmiyor. AB kurumlarından Türkiye’nin yararına karar çıkması çok zor, belki de mümkün değil. üye olursak bu durum değişmeyecek. Büyük olasılıkla aleyhimize ağırlaşarak devam edecek. çünkü üye olduğumuz takdirde, AB bütün organları ile üzerimizde yaptırım yetkilerine sahip olacak.

Katılım Ortaklığı’nın Ağırlıklı Konulan

Katılım Ortaklığı’nda Türkiye’den beklentilere, “Kısa vade” “Orta vade” şeklinde zamana bağlı öncelik verilmiş.

“Açıklayıcı Andıç’ta (3′üncü paragraf) insan haklan, sınır uyuşmazlıkları ve Kıbrıs konularına “özellikle atıfta bulunarak” bu konulardaki siyasi kriterlerin karşılanması yönündeki ilerlemeye ağırlık verileceği açıklanmaktadır. Ağırlık verilen üç konu; Kıbrıs ve Ege’nin Yunanistan’a verilmesi ile, Türkiye’nin bölünmesine sebep olacak isteklerdir.

Kıbrıs ve Ege Sorunları

Kıbrıs konusu ile ilgili açıklamalar: AB’nin Kıbrıs sorunu ile birlikte genel niyetlerini belirleyen, Türkiye’ye yönelik politikalarının ip uçlarını veren önemli örneklerden birisidir

Avrupa Birliği ile Güney Kıbrıs ve Yunanistan üçlüsünün Kıbrıs politikaları, farklı sebeplere ve farklı gerekçelere dayanıyor. Buna rağmen her üçünün amacı aynı sonuçta buluşuyor, örtüşüyor. Her üçü de, Türklerden arındırılmış Kıbrıs’a egemen olmayı planlıyor; her birisi kendi olanakları ile ve işbirliği içerisinde, ortak amaçlı politika uyguluyor.

Avrupa Birliği için Kıbrıs’ın önemi, jeostratejik, jeopolitik konumundan; stratejik ve politik etkinliğinden kaynaklanıyor.

Kıbrıs’ın AB kontrolünde olması kendisine şu yararları sağlayacaktır: AB’nin stratejik güvenliği daha ileriden sağlanmaya başlanacak; Doğu Akdeniz, Anadolu ve Orta Doğu’da (özellikle Suriye, ürdün, Filistin, ısrail, Mısır…) bölgesel düzeyde; Süveyş Kanalı yolu ile evrensel düzeyde etkinliği genişleyecek, kontrolü artmış olacak; Orta Doğu petrolleri üzerinde ABD gücüne dayanan sömürü düzenini günü geldiğinde kendi üstünlüğüne alarak ABD’ne bağımlılığını azaltabilecek, petrol ihtiyacını karşılama işlevini zaman içinde güvenceye alma olanağı doğacak; Türkiye üzerindeki etkinliği artacak; stratejik değeri yükselecek; ıran, Irak, Kürt sorunu, ve Ermenistan ilişkilerine yakınlaşacak. Kutsal topraklar üzerinde etkinliği artacak, Kıbrıs üzerindeki bin yıllık mücadeleyi Batı’nın lehine çözmüş olacak…

Kıbrıs Yunanistan’ın da dününde, bugününde çok önemli bir yer işgal ediyor.

Yunanistan şu kuruluş aşamalarından geçmiştir: 1821 Mora ayaklanması ve işgali;39 1830 Bağımsızlığın ilanı; 1869 ıngiltere’den yedi adayı almaları; 1890 Teselya ve Narda’nın Yunanistan’a verilmesi; 1897 sınır düzeltmesi; 1908 Girit’in alınması; 1913 Makedonya, Epir, Batı Trakya ve Ege adalarının40 işgali; 1919- 1922 Anadolu’yu işgal girişimi; 1941 Oniki adanın alınması.

Bir yüzyılda kurulup gelişen Yunanistan’ın izlediği Megali Idea’nın bundan sonraki hedefleri Kıbrıs, Ege egemenliği ve ıstanbul’dur. Bu amaçlan için Avrupa Birliği olanaklarından büyük ölçüde yararlanarak önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Ege Denizinin Anadolu yakası egemenliği, ıstanbul surları içinde bir din devletinin kurulması, ve Pontus devletinin kurulması için de AB’nin sağlayacağı ortam ve olanaklardan yararlanmaya çalışılacaktır.

Kıbrıs’ın tamamının Rumların yönetimine girmesi, Megali Idea’nın önemli bir ara adımı, aşaması olacak. Böylece Kıbrıs Rumları çok daha güçlenecek, Yunanistan AB ile birlikte yukarıda sayılan büyük politik ve stratejik olanaklara kavuşacaktır. Megali Idea’nın diğer amaçlan (Ege Denizi, ıstanbul, Anadolu, Pontus…) üzerinde yoğunlaşma olanakları bulacaklar; Türkiye güney yanından da kuşatılmış olacak, füze, uçak ve denizden tehdit altında tutulabilecek; petrol çıkış merkezi olan ıskenderun körfezi kontrol altına alınmış olacak; Türkiye’ye karşı Ermeni ve bölücülük konuları daha kolay desteklenebilecek; bunlar ve diğer konularda ıran, Irak, Suriye ve Ermenistan’la Türkiye aleyhine işbirliği kolaylaşacak…

AB’nın, Yunanlıların ve Kıbrıs Rum’larının bu amaçlara ulaşmaları; Kuzey Kıbrıs’taki Türklerin, bütün Kıbrıs’a egemen olacak Rumların arasında azınlık durumuna düşürülmesi, zayıflatılmaları ve Kıbrıs’tan kaçırılmaları ile mümkün olabilecektir.

Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların amacı, Adadaki Türkleri önce azınlık haline getirmek, sonra dışarıya gönderilmelerini sağlamak, dış dünyaya (AB ve ABD) çıkışlarını çekici kılmaktır.

Bunu sağlamanın kolay ve emin yolu olarak, bütün ada sathında mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımını görüyorlar. Bu sebeple BM Genel Sekreteri’nin son anlaşma şartları arasına bu hükmü koyduruyorlar; aynı hususları içerecek federasyon tezi üzerinde duruyorlar, kuzey bölgesi ile beraber AB’ne girmek istiyorlar; hiç olmazsa Türklere de Güney Kıbrıs vatandaşları haklarını vermeye çalışıyorlar…

Türkiye AB üyesi olursa zaten Kuzey ve Güney Kıbrıs arasında hudutlar kalkacağı için amaçlarına ulaşmış olacaklar.

Mal, sermaye ve hizmetlerin Kuzey ve Güney Kıbrıs arasında serbest dolaşımı, Güneydeki Rumların Kuzeye gelip gerekirse mahkeme kararları ile eski mallarına sahip olmalarına sebep olacak, kalan malları da, korkutarak vs. yolla satın alacaklar ve Türklerin AB ülkelerine gitmelerinin ortamını hazırlayacaklar.

Roma Anlaşmasının 3 c fıkrasındaki bir ilke (mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı) hiçbir anlaşma ile ortadan kaldırılamıyacağı için; Kuzeye Güney Kıbrıs arasında varılacak anlaşmaları AB birimleri uygulatmıyacaktır.

KKTC’nin yok olmasını göze almadan Türkiye’nin AB üyeliğini düşünmemesi gerekir. AB üyeliğini isteyenler gerçekte bunu biliyorlar ve KKTC’ni masaya koyarak tehlikeye, riske atıyorlar. Sayın Denktaş görüşmelere katılması için zorlanıyor. Kıbrıs’ın kaybından doğacak so rumluluk çok büyüktür. Bu büyük sorumluluğu AB muhipleri taşıyamaz.

Katılım Ortaklığı Belgesinde Kıbrıs ve Ege

Katılım Ortaklığında Kıbrıs ile ilgili olarak hazırlanan ilk metin ve itirazımız üzerine daha güçlendirilmiş olarak yazılan son metindeki hükümler aşağıya çıkarılmıştır.

ılk metinde “Kısa Vade Siyasi Kriterler” başlığı altında ve son (11′inci) paragraf olarak Kıbrıs konusu şu şekilde ifade edilmişti: “Siyasi diyalog çerçevesinde, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması sürecinin başarılı bir sonuca ulaştırılması yönündeki çabalarının kuvvetle desteklenmesi”.

ılk metinde Kıbrıs sorununun bu şekilde bulunmasını kabul etmeyip, Başbakan tarafından “AB ile ilişkilerimizi gözden geçirmemiz kaçınılmaz olacaktır” denmesi üzerine (Ek – D), madde başı “Siyasi Kriterler” yerine “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriterler” şeklinde değiştirilmiş, Kıbrıs ile ilgili hüküm son paragrafta iken vurgusu arttırılarak, takviye edilerek ilk paragrafa alınmıştır. Hüküm her anlamda daha güçlü hale getirildiği halde ilk sözden dönülmüş ve KOB kabul edilmiştir. Kabul edilen yeni hüküm ve başlığı şu şekildedir: Başlık: “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriterler”, hüküm: “Helsinki sonuçları uyarınca siyasi diyalog çerçevesinde BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Sorunu’na kapsamlı bir çözüm bulunması sürecinin başarılı bir sonuca ulaştırılması yönündeki çabalarının Helsinki sonuçlarının 9a paragrafında değinildiği şekilde kuvvetle desteklenmesi”.

Birinci metni haklı olarak reddeden (Ek – D) Hükümetimizin daha ağırlaştırıldıktan sonraki ikinci metni niçin kabul ettiğini anlamak mümkün değildir.

Kıbrısla ilgili hükümdeki ağırlaştırmaya birinci metinde bulunmayan Ege Sorunu ile ilgili (“Orta Vade”ler arasına) yeni bir hüküm eklenmiştir:

“Helsinki sonuçları uyarınca, Siyasi Diyalog çerçevesinde BM şartı’nda belirlenen uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümü ilkesi altında çözümlenmemiş tüm sınır anlaşmazlıklarını ve ilgili diğer konulan çözmek yolunda her çabayı Helsinki sonuçlarının 4′üncü paragrafında belirtildiği şekliyle göstermesi”

Sonradan eklenen ve Başbakan ve yakınları tarafından kabul edilen bu hükme ve atıf yapılan Helsinki anlaşmasına göre Ege’deki Türk-Yunan anlaşmazlıkları 2004 yılından sonra Adalet Divanı’na götürülecek. Kabul edenler dahil herkes biliyor ki, sorun Adalet Divanında 15-0 Türkiye’nin aleyhine Yunanistan’ın lehine çözülecektir. O halde ilk metni niçin reddettik, ikinci metni neden kabul ettik? Bunun cevabını ben de bulamıyorum.

Yunanlılar, Ege sorununu 2004 yılında Adalet Divanına götürmek için oyalama içindeler. Adalet Divanına gidilmesi Yunanlıların isteği idi. Adalet Divanında Türkiye aleyhine karar çıktığı zaman Ege Yunanlıların olacak. O zaman bugünkü AB üyeliği yanlıları dünyanın neresine kaçacaklar?

Adadaki iki toplumun sorunu olan ve BM ile çözüme kavuşturulmaya çalışılan Kıbrıs sorunu, yanlış politika ve diplomatik hataların sonunda bir Türk-AB sorunu haline getirilmiş, eski anlaşmalar da yaralanmıştır.

Avrupa ınsan Hakları Mahkemesi 10 Mayıs 2001′de Kıbrıs Rum Kesiminin Türkiye’ye karşı başvurusunu karara bağladı. Türkiye’nin Avrupa ınsan Hakları sözleşmesinin bir dizi hükmünü ihlal ettiği sonucuna ulaştı. Türkiye’yi 13 madde altında suçlu buldu. Adanın güneyine giden Rumların mal ve mülklerine ulaşma haklarının engellenmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiği sonucuna ulaştı.

1996′da sonuçlanan Louzidou davasında da, bu kişinin kuzeyde kalan mal ve mülklerine ulaşmasının engellendiği kararı alınmıştı.

Kıbrıs’ı ve Ege’yi göz göre göre tehlikeye atan sorumlular ve bunu çeşitli yollarla destekleyen eski diplomatlar, sebep olacakları kayıpların sorumluluğunu taşıyacaklar, uğrayacağımız kayıpların hesabını Kıbrıs şehit ailelerine de veremeyeceklerdir. Kıbrıs’taki 160 bin Türk’ü tekrar göç etmeye mecbur bırakmak onlara karşı büyük haksızlık olur.

Türk-ış’in yayımladığı AB niyetlerini açıklayan Ek-A’daki AB’nin Kıbrıs Kararları uyarıcı olmalıdır, şehitlerle, Ordumuz ile kurtarılan bölgeyi ve üzerinde yaşayan 160 bin insanımızı, politikacılarımız ve diplomatlarımızın hataları ve ilgisizlikleri sebebiyle Yunanlılara ve AB’ye bırakmamalıyız.

Bilinmelidir ki, AB’nin mal, sermaye ve kişilerin serbest dolaşım vazgeçilmez ilkesi durdukça, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye’nin AB üyesi olması halinde bütün Kıbrıs’ın bir Yunan adası olması önlenemez.

Avrupa Birliği’ne Neden Hayır-1

Ekim 9, 2008

AVRUPA BİRLİĞİ’NE NEDEN HAYIR    
Suat İlhan

ÖNSÖZ

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği; tarihimizin yönünü değiştirecek, yaklaşık bütün kültür unsurlarımızda dönüşümlere sebep olacak geniş kapsamlı, derin içerikli bir girişim.

Büyük önemine rağmen, “Avrupa Birliği’ne Neden Hayır” isimli ilk yayında da değinildiği gibi; bugüne kadar, kararlar verilirken hiç bir akademik araştırmaya, hiçbir stratejik enstitünün görüşüne başvurulmamış, TBMM’ne sonradan sadece bilgi verilmiş, geniş tabanlı danışmalarda bulunulmamıştır.

“Siyaset Meydanı” TV. programını yöneten Ali Kırca, “Ulusal Programın” yayımlanmasından birkaç gün önce, AB Genel Sekreterinden, canlı yayında bir konu hakkında açıklama istemiş, olumsuz cevap almıştır. Vurgulamak istediğimiz; çalışmaların son ana kadar kapalı tutulmuş olmasıdır.

Daha önceki jeopolitik kapsamlı yayınlarda, AB konusuna bölüm ayırmakla yetinilmişti. “Avrupa Birliğine Neden Hayır” isimli yayın ise bütünü ile AB’ye ayrılmıştır. Bu ilk yayında; sadece Kıbrıs, Ege… gibi güncel sebeplerle değil; coğrafya, tarih ve kültür içerikli olarak, jeopolitik düzeyde gerekçelerle AB’ye temelden karşı çıkılmıştır.

Yayın geniş şekilde yankılanmış, konuşulmuş, bir yıl geçmeden ikinci baskısı yapılmış; açıklanan gerekçeler ele alınarak tek satırına karşı çıkılmam ıştır. Bugün de bütün ayrıntıları ile geçerliğini korumaktadır. AB’ye temelden karşı çıkan yayın olduğu için gelecekte belge değeri kazanabilir.

Gerçekte AB yandaşları; Kıbrıs, Ege, üniter yapı, Bizans, Ermeni iddiaları, bağımsızlığımız, egemenliğimiz gibi konulara hiç yanaşmıyor, AB üyeliğinin bu duyarlı sorunları nasıl etkileyeceği üzerinde durmuyorlar. Sanki reddeden varmış gibi, sadece genel olarak insan haklan ve demokrasi üzerinde duruyorlar. ışin acı yanı, AB üyeliğinin bu alanlarda bizi geliştireceğini, eğiteceğini savunuyorlar. Sivas Kongresi sırasında benzer fikirler “Manda” başlığı altında tartışılıyordu.

Aynı konuda, ikinci bir yayına gereksinme duyulması, ara dönemdeki gelişmeler sebebiyledir

Jeopolitik ortam çok sık değişmiyor. Bu nedenle de dikkatleri güncel konular üzerinde yoğunlaştırmak, yayını küçülterek okunulabilirliğini artırmak için jeopolitik değerlendirme bir başka yayına ertelenmiştir.

Bu yayında; güncel anlaşmazlık konulan; Atatürkçülük ve Türk Devrimi; Katılım Ortaklığı Belgesindeki sorunlar; din ve Patrikhane dertleri ile Gümrük Birliği üzerinde durulmuştur.

Birinci yayında bulunan ekler bu ikinci yayına alınmamış, gerekli olan başka ekler konmuştur. Birinci yayındaki eklere bu yayın okunurken ihtiyaç duyulabilir.

ılk yayından sonraki gelişmeler arasında, gerçekleşen birçok olay, gelişmeleri etkilemiş ve aşamalandırmıştır: Zirve toplantıları (Nice, Laeken) Maastricht kararlarının bir uygulaması olarak ortak para biriminin (Euro) kullanılmaya başlanması, Türkiye’ye Katılım Ortaklığı (KO) belgesinin verilmesi, Türkiye’nin uyumunu içeren “Ulusal ProgranV’ın sunulması.

Ara süredeki gelişmeler; bazı konuları aydınlatmış, bazılarını öne çıkarmış, daha açık yorum yapılmasına olanak sağlamıştır.

ılk yayının kapağındaki AB bayrağını içeren şekil, her üye ülke için bir yıldız olduğu varsayımına göre çizilmiştir. Geçen zaman içinde 12 yıldızın hiç değişmeyeceği anlaşıldı. Konu, “AB’nin Hıristiyan Bayrağı” başlıklı bölümde ele alınmıştır.

Eleştirilerine açık olduğum değerli okuyuculardan, bu yayını önceki ile birlikte değerlendirmeleri ve yayının tamamını okumalarından başka bir dileğim yok.

SUAT ıLHAN

GİRİŞ

Dört mevsimi birarada yaşayan coğrafyamız; güzelliği, zenginliği ve eşsiz konumu ile, kendisine ruh veren Türk insanını bir ananın üretkenliğinde ve cömertliğinde yüzyıllardır destekliyor.

Acaba Avrupa Birliği üyeliğini isteyerek; coğrafyamıza, yüzyılların efendisi tarihimize; anıtsal kültürümüze bağlılıkta kusur mu işliyoruz?

Atatürk’ün bize kazandırıp emanet ettiği, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı; tam bağımsız Cumhuriyetimizi Avrupalıların yetki ve insafına emanet ederken hata yapmıyor muyuz?

Egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı paylaşacağımız Avrupa; yüzyıllarca Türkü “öteki” tam Türkçesi ile “hasım” saymaktan vaz mı geçti?

Avrupa Birliği; Avrupa’yı hatıraları ile yaşayan bir bölge olmaktan kurtarabilecek mi? Emperyalizm ve sömürgeciliğin bu zengin müzesi, yeni bir etkinliğin odağı olabilecek mi? Avrupa, devam eden bir düşüş içerisinde mi, yoksa düşüşten sonra başlayan bir yükselişin boyun noktasında mı bulunuyor? Dinamik bir yerde mi yoksa durgunluğun çırpınışı içerisinde mi?

Bütün bu sorular sağlam jeopolitik araştırmalara dayalı cevaplara kavuşturulmamıştır.

çok yönlü bir kavşakta bulunuyoruz. Seçeneği bol, bir ölçüde önü az görülen evrensel ölçülerde canlı bir jeopolitik yapılanma durağındayız. Hızlı düşünülmesi, fakat doğru önlemler üretilmesi gereken bir dönüm noktasındayız.

Avrupa Birliği üyesi olmayı istemek büyük değişikliklere, hatta dönüşümlere sebep olacak çok zor bir karar. Bir iki kişinin siyasi tercihine; büyük bir milletin tarihi ve geleceğe yönelik kaderi emanet edilmemeli.

Anayasa ıhlali

Anayasamızın 90′ıncı Md. (Ek-B) 4′üncü paragrafı ihlal edilerek; Helsinki Kararlan, Katılım Ortaklığı Belgesi ve bunlara göre hazırlanan Ulusal Program Anayasada ve diğer yasalarda yüzlerce değişikliği ve yeni yasaları gerektirdiği halde “Bir kanunla uygun bulunmaları” gerçekleştirilmemiştir. Bu bir anayasal ihlaldir. AB üyeliği ile ilgili anlaşmalar -1963 Ankara anlaşması hariç-Anayasanın gereği yerine getirilmeden yürürlüğe konmuştur.

Yapılan eksik işlemlere gerekçe olarak Gümrük Birliğinde “Karar”, Ulusal Programda “Program” isminin kullanılması gösteriliyor. ısmi ne olursa olsun yasa değişikliğini gerektiren ve dış ülke veya ulusüstü birimlerle yapılan her tür sözleşmeye 90′ıncı md. (Ek – B) hükümleri uygulanmalıdır.

Meydan Laroussa’da Andlaşma şu şekilde açıklanıyor: “Bir fiilin yapılması için iki kişi veya daha çok kimse arasında karşılıklı söz vermek.” Hukuki anlam: “ıki veya daha çok hükümet arasında imzalanan yazılı sözleşme”. Gümrük Birliği de, Ulusal Program da bu tanımlarla örtüşüyor.Bu sebeple her iki metni de TBMM’nin “Bir kanunla uygun bulması” gerekiyor.

Ansiklopedide şu açıklamalar da bulunuyor: “Bir antlaşma iki veya daha çok devletler hukuku üyesini, düzenlenecek meselede ortak hükümlerle bağlayan ve tarafların uyarlı hareketlerini kaydeden bir uyuşmadır.” Görüldüğü gibi taahhütleri içeren bütün uyuşmalar, iki veya daha fazla devletler hukuku üyesinin katılımı ile yapılmışsa bu bir antlaşmadır (veya anlaşma). “Gümrük Birliği” ve “Ulusal Program” gibi belgelerin ismi “anlaşma” olmasa da yapılan iş bir anlaşmadır. 90′ıncı md. gereğince, kanun değişikliklerini gerektirdikleri için, her ikisini de TBMM’nin “Bir kanunla uygun bulması” gerekiyor. Bu sebeple her iki anlaşmanın da geçerlilikleri tartışmalıdır.

Gözetilen Amaç (Aradıklarımız)

Avrupa Birliği üyeliğinin götüreceklerinin tartışılması; demokrasimizin ve insan haklarının gelişmesini istememek anlamında yorumlanmamalıdır.

1919 yılından bu yana evrimleşerek gelişen Türk Devriminin ve bunun dayanağı olan Atatürkçü Düşünce Sisteminin amacı; tam bağımsız, kayıtsız şartsız millet egemenliğine sahip, he’r çağda çağdaş demokratik yapı ve kişiye yönelik haklardır. Atatürk açıklanan bu amaçla kişiliğini özdeşleştirmiştir: “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.”

Bağımsızlığımızı, egemenliğimizi koruyarak demokratik yapımızda ve insan haklarında bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz gelişmeler; ülkemizin, toplumumuzun yaşadığımız üstünlüklerini ve doğu dünyasına örnek gösterilmesini sağlayan vazgeçilmez değerlerimizdir. Demokratik yapı ve insan haklarında katedeceğimiz geliş meler gelecekte de temel değerlerimiz olmaya devam edecektir. Anlatılmaya çalışılan şu: AB üyeliğine “hayır derken, bu büyüklüklerden ve güzelliklerden vazgeçmiyoruz. Sadece, Atatürk’ün kurduğu bağımsız, millete menliğine dayanan Cumhuriyetimiz ve ülkemizin bütünlüğü korunmaya çalışılıyor.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği ve gençliğe emanet ettiği bağımsız yapımız; ülkemizi ve ulusumuzu AB’nin tehditlerine, Batı’nın düşünce ve politikalarının bir aracı,hatta hastalığı olan emperyalist emellerine karşı güvence sağlayacak ilk engeldir. önlenmesi mümkün olmayan küreselleşmenin getirilerinden yararlanıp götürülerine karşı direnebilmek için de bağımsız olmamız gerekiyor, Sadece bağımsız bir Türkiye, AB’nin kendi amaçlarına gün ekonomik ve sosyal politikalarına karşı koyabilir. Bağımsızlığımızı koruyarak, AB dış politika yörüngesinnden ve yönlendirmesinden kurtulur; kendi bağımsız politikalarımızı yapar ve uygulayabiliriz.

Kısaca, varlığımızı korumamız ve gelişmemiz; AB politik vesayetindeki bir Türkiye ile değil, bağımsız Türkiye ile mümkündür.

AB’ne “hayır” demeyip, kapısında umutla beklediğimiz için seçenekli politikalar üretemiyoruz.

Aradığımız, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti korumak ve aynı zamanda her çağda çağdaş değerlere sahip olmaktır.

AB’ne üye Olma Beklentisinin Getirdiği Sorunlar

Türkiye’nin AB üye adaylığı ve gerçekleşirse üyeliği sebebi ile karşı karşıya kaldığı ve kalacağı sorunlar yedi başlık altında toplanabilir. Bu sorunlara güvenli yanıtlar bulmak zorundayız.

1. Katılım Ortaklığı belgesinde bulunan “Siyasi Kriterlerle” ilgili sorunlar:

Kıbrıs ve Ege’deki haklarımızın korunması; Türkiye’nin üniter yapısının, bütünlüğünün korunması; Göç sorunu…

Bölücülük konusundaki gelişmeler ve Kıbrıs çıkmazı AB’ye verilen tavizlerin eseridir. AB üyeliği yandaşları bu sonuçlarla öğünemezler.

2. Avrupa Parlamentosu ve diğer alt birimleri tarafından Türkiye hakkında alınan düşmanca kararlar. Bu kararların bir kısmı Ek A’ya çıkarılmıştır.

3. Ermeni iddialarmdaki gelişmeler ve Avrupalılar tarafından Bizans’a verilen can suyu.

4. 2500 yıldan daha uzun bir süre içinde, yeryüzünün zamanındaki bütün coğrafyalarında oluşan; bütün büyük kültürlerle gerçekleştirilen alış-verişlerle (çin, Hint, Orta Doğu, Anadolu, Avrupa… kültürleri) gelişen, zenginleşen; gizemli, görkemli, özgün kültürümüzün (Dil, tarih, din, sanat, folklor, örf-adet-gelenek, devlet yapısı, askerlik…) Avrupa kültürü içerisinde eritilmesi (bütünleşmesi, entegrasyonu).

5. AB’nin sosyal ve ekonomik sorunları ile dış politika ilke ve uygulamalarına ilelebet bağlı kalınacak olması.

6. Atatürkçü düşünce ve Türk Devrim uygulamasından (Tam bağımsızlık; kayıtsız, şartsız millet egemenliği… gibi) sapma ve ödün verilmesi.

7. Türkiye AB üyesi olduktan sonra zayıflatacakları, etkisizleştirecekleri ilk kurum; yüzyıllardır sıkıntısını çektikleri, bundan sonra da amaçlarına engel olarak görecekleri “Türk Ordusu” olacaktır.

Türk tarihinin ve ulusal yaşamamızın yönünü değiştirecek, beş bin yılda oluşmuş Türk Kültüründe dönüşüme sebep olacak böylesine büyük bir karar, Avrupa Parlamentosunda parlamenter olmak gibi, kişisel siyasi amaçlara mahkum edilmemeli, edilememeli.

Bazı Güncel Sorunlarda Durum

Bu yayında öncelik ve ağırlıkla, ülkemizle ilgili güncel (real politik) ve yaşamsal sorunlar ele alınmış, aşağıya bu konuların bir kısmı hakkında kısa sonuçlar çıkarılmıştır:

AB’nin ilk ve ana dayanağı olan Roma Anlaşmasının 3 üncü Md. C. fıkrasına göre: “Kişiler, hizmetler ve sermayelerin serbest dolaşımına ilişkin engellerin kaldırılması” gerekmektedir. Bu hüküm Avrupa Birliğini var eden temel ilkedir. Kuzey Kıbrıs ile Güney Kıbrıs arasında varılacak anlaşmaya bu ilkeye aykırı olarak konulacak her türlü hüküm; Kuzey Kıbrıs ister güney Kıbrıs ile isterse Türkiye ile birlikte AB üyesi olsun; Avrupa Parlamentosu, Konsey veya Adalet Divanı tarafından iptal edilecek, kuzey ve güney arasındaki hudut kaldırılacak; bu durum KKTC’nin ve orada yaşayan 200 bin insanımızın sonu olacaktır.

Katılım Ortaklığı belgesi; Ege Denizi ile ilgili sorunların (sınır sorunları) görüşmeler yolu ile 2004 yılına kadar çözülmemesi durumunda, sorunun Adalet Divanına götürülmesini öngörmektedir. Yunanistan da bunu istiyor: Biliyorlar ki, konu Adalet Divanına gittiği takdirde sorun Yunanistan lehine 15-0 karara bağlanacaktır. AB muhipleri, böyle bir karar karşısında Türk Kamuoyu önünde kendilerini nasıl savunacaklar? özür dilemeleri yetmez.

Türkiye’nin bütünlüğünü, ulusumuzun birliğini boğacak birçok öneri Katılım Ortaklığı içindeki üyelik şartları arasında bulunuyor, AB organları ve görevlileri her fırsatta bu ölçütleri Türkiye’nin önüne koyuyorlar.

AB bugüne kadar çeşitli girişimleri sonucunda, bütünlüğümüzü ve birliğimizi tehlikeye sokan bir yığın gelişmeye sebep olmuştur.

Birçok ulusal parlamento sözde Ermeni Soykırımı’nı kabul etmiştir. Avrupa Parlamentosu onlardan bir adım ileri giderek, soykırımın varlığını kabul etmiş, ek olarak Türkiye’nin de kabul etmesini karara bağlamıştır. Bu karar konuyu ikinci aşamaya taşımıştır. Bundan sonraki aşamalar tazminat ve toprak talebidir. üye olmamızdan sonra bu aşamalarla ilgili kararlar sürpriz olmayacaktır. Bu da bir AB getirişidir.

ılki 1929′da, 19′uncusu 1998′de Boğaziçi üniversitesinde, 20′ncisi 2001′de Fransa Cumhurbaşkanı J. Chi-rac’m başkanlığında Paris’te yapılan Bizans toplantıları kulislerinde; Fener Rum Ortodoks Kilisesi yerine; Aya-soiya Müzesi Merkez, ıstanbul Surları hudut olan bir Rum Ortodoks Devleti’nin kurulması; Sultan Ahmed Camisi yıkılarak altındaki Bizans kalıntılarının gün yüzüne çıkarılması görüşülüyor. Anadolu’daki eski – yeni bütün kiliseler canlandırılmaya çalışılıyor. Bütün bu girişimler, AB üyesi Türkiye’de çok daha kolay ve başarılı şekilde uygulanacaktır.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in AB üyeliği sonunda uğrayacağı kayıplar kendi bölümünde geniş şekilde işlenmektedir.

AB’nin Gelişme Yönü

AB’de gelişme; a. derinleşerek b. yaygınlaşarak sürdürülüyor.

Kurumlar yeni yetkilerle donatılırken, üyeler arası bağları güçlendirici önlemler alınarak içerik destekleniyor. Aynı zamanda yeni üyelerle kapsam yaygınlaştırılıyor.

şüphesiz ki gelişmenin en önemli ayağı mali sorunlar: Bütçeye, üye ülkelerden her birisinin ne kadar katkıda bulunacağı; bölgesel politikalara kaynak ayrılması; yeni üyelerin sebep olacağı ek giderler; tek para’nın getireceği sorunlar, ıngiltere, ısveç ve Danimarka’nın para birimine dahil olmaması; Euro’nun dolar karşısında 1.17′den 0.89′a değer kaybı, tarım alanında çözümsüz sorunlar, ekonomiyi etkileyen sosyal tepkiler (Grevler vb.); göç sorunu… gibi zaman içinde ve AB genişledikçe çoğalacak bir yığın dert, iç ve dış tartışmalara, sürtüşmelere sebep olacaktır. Bu sorunları sayfalarla uzatmak mümkün.

Herhalde günümüzdeki en önemli sorunlardan ikisi; kaybedilen uluslararası etkinlik ve henüz askeri güce sahip olunamamasıdır. Alman Başbakanı Gerard Schroder çare olarak federatif sisteme geçişi öneriyor. Bu öneri, Maastricht’te alınan “Avrupa Parlamentosu ve diğer AB birimlerinin yetkilerinin artırılması” kararının uygulamaya konmasını gerektiriyor.

Nice toplantısında, Avrupa Parlamentosunun yetkilerinin Avrupa Konseyi yetkileri ile eşitlenmesi kararma değinilmişti. Avrupa Konseyi’nin bir senato haline getirilmesi öneriler arasında bulunuyor. Merkezi AB birimlerinin yetkilerinin artışı, üye ülkelerin bağımsızlık ve egemenliklerinin gerilemesini getirecektir.

AB’nin Geleceği ile ılgili Göstergeler

En az araştırdığımız konu Avrupa’dır.

Avrupa 21′inci yüzyılda, geçmiş yüzyılların Avrupası ile aynı değil. Avrupa dışı dünya da eskisinden çok farklı.

Avrupa’nın egemenlik ve sömürüsünden kurtulmuş, değişmiş, gelişmiş başka bir dünya var. AB’nin hesaba katması gereken; ABD, çin, Japonya, Afrika, Orta Doğu, Güney Doğu Asya… gibi değişik yapılarda güçler oluştu. Bunlar artık, Avrupa’nın hizmetinde değil; bir anlamda tam karşısındalar. Avrupa ise, 20′nci yy.da yaşadığı iki dünya harbinde ve soğuk harpte çok ciddi kayıplara uğradı.

Birçok Batılı araştırıcı Avrupa’nın geleceğini çok parlak görmüyor. Bu konu ilk kitapta “Avrupa Tükeniyor mu?” başlığı altında ele alınmıştır. Konu çok içerikli ve kapsamlı. Düşünmeye davet için, bu yayında Avrupa’nın geleceğini etkileyebilecek konuların sadece başlıklarının sayılması ile yetinilecektir.

o AB kendisine hayat ve güç veren; bir anlamda kimliğinin bir parçası haline gelen bütün sömürgelerini kaybetmiştir. önemli ve yeterli hiçbir stratejik kaynağa sahip değildir.

Ham madde, ucuz işçi ve pazar ihtiyacı içinde bulunuyor. Bu üç eksik, AB için her dönemde ve her koşulda ciddi sorunlar yaratacak önemde alanlar.

o AB’nin noksanlarını gidermesi; petrol ve diğer stratejik kaynaklara yeterli miktarda, uygun fiyatlarla ulaşabilmesi için, ABD’nin dünya üzerindeki emperyalist etkinliğine ihtiyacı devam ediyor. Bu desteğin devamlı ve garantili olacağı varsayılamaz.

o AB henüz NATO olanakları dışında askeri güce sahip değildir. Terör ve güvenlik alanında ABD’nin varlığı AB için önemini uzun süre korumaya devam edecektir.

o AB’nin dış politika ilkeleri belirginleşememıştir. o AB’nin kuruluşundan önce, Avrupalı ülkeler arasındaki rekabet, konu ve alan olarak daha yaygındı. Avrupa’daki olumlu gelişmelerin sebeplerinden birisiydi. örnek olarak silah sanayiindeki yarışma, teknoloji ve endüstrinin gelişmesinde itici bir etki yaratıyordu.

Bugün AB içindeki rekabet, aynı yasal ortama ve aynı koşullara bağımlı oldukları için daha durgun, heyecansız olmakta, rekabet birbirlerine engel olma şekline dönüşebilmektedir.

o AB içinde, çeşitli alanlarda üyeler arasındaki farklı uygulama, onların deyimi ile çok vitesli sistem (yönetimde farklı temsil, para birliğinde ve gümrüklerde üyeler arasında farklı uygulama…) ve kültür konularında giderilemeyen ayrılıklar yeni sorunlara kaynak olabilecek yapı özellikleridir.

o Almanya’nın artan etkinliği, belirleyici, yönlendirici davranışları ayrıca AB içindeki gruplaşmalar sorun kaynakları olabilir.

o ısteğini yitirmiş AB odağında, tarihi hırsları depreşmiş Almanya’nın tutumu ve girişimleri birliğe zarar verebilir.

o Avrupa’nın yapı ve gelenek olarak emperyalist uygulamalara bağımlılığının yaratacağı sorunlar göründüğünden daha ciddi kayıplara sebep olabilir.

o Yeni üyelerin ekonomik, sosyal ve politik külfetleri olacaktır.

o AB’nin geleceği ile ilgili olarak, ABD ile karşılaştırmalı rakamlar Radikal gazetesinde (19 Mart 2001) yayımlanmıştır:

Milli gelirden bilgi ve iletişim teknolojisine ayrılan pay: ABD % 8.6; AB % 6.1.

ınternete bağlı ilk okul oranı:ABD % 95; AB %45 Bilgisayara sahip olma: ABD % 52; AB% 25

Patent çıkarma giderleri: ABD’nin AB’den 15 kat fazla

Yeni kurulan şirketlere katılım: ABD’de AB’den 3 kat fazla

ışsizlik oranı: ABD % 4, AB % 9

AB’nin sorunlarım artıran, çapraşık ve karmaşık duruma sokan konuların sayısı elbetteki çok daha fazla.

Vurgulanmaya çalışılan; üyesi olmak için çırpındığımız Avrupa Birliğini yeterince tanımadığımız; gelişme yönünü ve eğilimini dikkate almamamız.

şurası kesin ki; Avrupa 18-20′nci yy.ların Avrupa’sının yerinde ve etkinliğinde değil. Mevcut yapısı, olanakları ve gelişen diğer evrensel güç odakları sebebiyle eski etkinliğine kavuşması da beklenmemelidir.

Avrupa yardım istenecek değil, yardım edilmesi gereken bir geleceğe eğilimli görünüyor.

Avrupa’nın bugün sahip olduğu bilgi ve deney birikimi, sosyal disiplin, sermaye birikimi, girişimci ruh; kaybedilmesi mümkün, değişken unsurlar olarak düşünülmelidir.

Avrupa Birliğinde Belirsizlikler

AB içinde, bazı yayınlarda “çok viteslilik” olarak adlandırılan ve farklı hıza sahip üyelerin farklı aşamalarda olabileceğini anlatan bir uygulama, bir yönü ile belirsizlikler yaşanmaktadır.

üyelik Durumları Arasındaki Farklar:

Tam üyeler: Almanya, Fransa, ıngiltere, ıtalya, ıspanya, Hollanda, Belçika, Portekiz, Yunanistan, Lüksemburg, ısveç, Danimarka, Avusturya, Finlandiya, ırlanda.

Resmi üye Adayları

: ıleri görüşme aşamasında olanlar: Polonya, Macaristan, çek Cumh., Malta, Güney Kıbrıs, Estonya.

Görüşmeye Yeni Başlanılan üye Adayları: Slovakya, Slovenya, Romanya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan.

Türkiye’ye Katılım Ortaklığı verilmiş ve Türkiye Ulusal programı hazırlamıştır.

Kararsızlar: ısviçre, Norveç, ızlanda.

Bekletilenler: Hırvatistan, Bosna-Hersek, Yugoslavya, Arnavutluk, Makedonya, Moldova.

Belirsiz ülkeler: Rusya, Ukrayna, Belarus, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan.

Tek Para Birimine Geçiş Farklılıkları

: Euro’ya geçenler: Fransa, Almanya, ıtalya, ıspanya, Hollanda, Belçika, Portekiz, Yunanistan, Lüksemburg, Avusturya, Finlandiya.

Eııro’ya Geçişini Erteleyenler: ıngiltere, ısveç, Danimarka.

Nice Zirvesinin Getirdiği Uyumsuzluklar:

Nice Zirvesi üyelerin AB yönetimindeki temsil oranlarını belirleme işlevi sebebiyle zor geçmiştir. Almanya ve diğer ağırlıklı ülkeler, 2010 yılından önce katılım oranlarını belirleyerek, ileride doğabilecek tartışmaları önlemiş oldular.

Bu toplantıda AB’nin 2010 yılındaki üye sayısı da belirlenmiştir.

üye sayısı, 12 aday ülkenin katılımı ile sınırlanmıştır. Türkiye adaylar arasında bulunmamaktadır. Türkiye’nin 2010 yılından sonraki durumu hakkında da bir açıklama yoktur. Bir ara, AB dönem başkanı Fransa Dışişleri Ba-kanı bir açıklama yapacağı duyurulmuş, fakat gerçekleşmemiştir. Onun yerine Fransa Meclisi Dışişleri Komisyon Başkanı François Loncle “Tarihi ve coğrafi özellikleri dikkate alınınca Türkiye AB’ye hiçbir zaman giremez” demiştir.

Nice kararları 2010 ve sonrası içindir ve bu kararlar içinde Türkiye yoktur. Türk yetkililer kararın değiştirilmesi için, AB dış kapı eşiğinin önünde bekleşiyorlar. Olan bizim ulusal onurumuza oluyor.

Avrupa Komisyonunda Temsil;

2005 yılına kadar her üye ülkenin komisyonda bir temsilcisi olacak: Almanya, ıngiltere, Fransa, ıtalya 30′ar oyla en yüksek hakka sahipler. Malta, Lüksemburg, Kıbrıs Rum kesimi 3′er oy ile en az oy hakkına sahip bulunuyorlar.

Toplam oy sayısı 321, nitelikli çoğunluk 231(% 71.9) olacak.

Komisyon başkanlarını Avrupa Parlamentosu belirleyecek.

Avrupa Parlamentosu Komisyon başkanı’nın yetkilerini artırabilecek, Komisyon başkanı bir üyenin görevine son verebilecek.

Konseyde Temsil

Halen 87 olan üye sayısı 12 aday ülkenin katılımı ile 345′e yükselecek. Nitelikli oy çokluğu: 255 oy (%74.6).

üyeler: Almanya (29), ıngiltere (29), Fransa (29), ıtalya (29), ıspanya (27), Hollanda (13), Yunanistan (12), Belçika (12), Portekiz (12), ısveç (10), Avusturya (10), Danimarka (7), Finlandiya (7), ırlanda (7), Lük-semburg (4).

Adaylar: Polonya (27), Romanya (15), çek Cumhuriyeti (12), Macaristan (12), Bulgaristan (10), Slovakya (7), Litvanya (7), Letonya (4), Slovenya (4), Estonya (4), Kıbrıs Rum kesimi (4), Malta (3).

Avrupa Parlamentosunda Temsil.

Nice toplantısında alacağı kararlar tavsiye niteliğinden çıkarılarak “Konseyinkilerle” eşit düzeye getirildi.

Mevcut 626′üye sayısı, adayların katılımı ile 738′e yükselecek (Parantez dışındaki rakamlar bugünkü mevcutları, parantez içindeki rakamlar l Ocak 2004 yılından sonraki mevcutları gösteriyor): Belçika 25 (22), Danimarka 16 (13), Almanya 99 (99), Yunanistan 25 (22), ıspanya 64 (50), Fransa 87 (72), ıtalya 87 (72), ırlanda 15 (12), Lüksemburg 6 (6), Hollanda 31 (25), Portekiz 25 (22), ıngiltere 87 (72), Avusturya 21 (17), Finlandiya 16 (13), ısveç 22 (18). Toplam 626 (535). Adaylar ile toplam 732 üye olacak.

Adayların Parlamenter Sayısı: çek Cumhuriyeti 20, Macaristan 20, Polonya 50, Romanya 33, Bulgaristan 17, Estonya 6, Letonya 8, Litvanya 12, Slovenya 7, Slovakya 13, Güney Kıbrıs 6, Malta 5.

Görüldüğü gibi AB içindeki birçok konuda, üyeler arasında farklılık yaratılmıştır. Bu farklılıkların nasıl bir gelişme göstereceği, hangi sonuçlarla karşılaşılacağı bilinmiyor.

AB’de Halktan Kopuk Gelişme

AB’deki kararların halkın katkı ve katılımına olanak vermeden alınması eleştirilere sebep oluyor.

Avrupa kamuoyunun bazı çevrelerinde “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” görüşü yayılıyor.

Europen Voice gazetesi “AB vatandaşlarının görüşlerinin dikkate alınmadığı kanısında olmaları çok ciddi sorun yaratıyor” şeklindeki tesbitinden sonra, “AB anlaşma, tüzük ve yönergelerinin halkın anlayacağı dilden olması gereği üzerinde” duruyor ve “Herşeyden önce kamuoyuna saygı ve vatandaşa görüşlerinin dikkate alındığının gösterilmesi gereğini” vurguluyor.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontain’e göre “Hazırlık yapılmaksızın euro’ya geçiş halk ayaklanması bile çıkarabilir.”

Göteborg’daki liderler zirvesinde küreselleşme karşıtlarının yaptıkları gösterilerin değerlendirilmesi isteniyor.

Türkiye’de kamuoyu tamamen dışlanmıştır. ön sözde bir örnek olarak Ulusal Program’ın nasıl gizlilik içinde hazırlanıldığına değinilmişti. Kaldı ki, bazı çevrelere göre 90 bin, bazı çevrelere göre 120 bin sayfa olan AB mevzuatı, bugün (2002) Türkçeye çevrilmemiştir. Sadece halk değil, bizi apar topar 12 yıldızlı AB bayrağı altına toplamaya çabalayan, kararlar alan yöneticilerimiz de bunlardan habersiz.

Ortak Kültür Unsurlarında Gelişmeler

Bazı yetkililerin “Bugün AB’yi kurmaya başlasak, kültürden başlardık” dediklerine önceki yayınlarda da yer verildi.

Uluslararası birlik kurulmasında; birleşen coğrafyanın oluşturduğu bütünlük ve kültür unsurlarında ortak değerlere sahip olunması olmazsa olmaz koşullardandır.

AB oldukça güçlü bir coğrafi bütünlük içeriyor. üç tarafı, Kara Deniz’i de dikkate alırsak daha fazlası güvenli sınırlara dayalı. Bu bütünlük birliğin zaman içinde güçlenmesine katkıda bulunacak bir değerdir.

Kültür unsurlarından ortak değer olarak Hıristiyanlığın öne çıkarılmasına çalışıldığı ve bu konuya büyük özen gösterildiği görülebiliyor. Avrupa Birliği bayrağının Hıristiyanlıkla ilgili bazı ilkeleri simgelediği ilgili bölümde açıklanmaktadır. AB on iki yıldızı kağıt Euro’lara da, madeni Euro’lara da konmuştur. Böylece AB, Hıristiyanlık etrafında kuvvetli bir birlik sağlamaya, ortak kültür unsurlarını din unsuru yolu ile güçlendirmeye çalışıyor.

AB ortak kültür unsurlarında en fazla sorun olan, dil farklılıklarıdır. Avrupa’da nüfusun yarısı ikinci bir dil biliyor. Her üç Avrupalıdan birisi ıngilizce biliyor, Fransızca % 15, Almanca % 9, ıspanyolca % 5 ikinci dil olarak biliniyor. Doğu Avrupa’da Rusça bilenler fazla. AB tercüme işlerine yılda 300 milyon dolar harcıyor. Sorun ortada.

AB içinde, diğer kültür unsurlarında ekonomik, politik, sosyal entegrasyon sebebiyle ortak değerlere ulaşılması, zaman içinde çözülebilir. Fakat siyasi, özellikle ekonomik rekabet konusunda, uyumlu ortamın korunması kolay olmayacaktır.

Türkiye coğrafyasının, Avrupa coğrafi bütünlüğünü tamamlamadığı görülebiliyor. Türkiye’nin coğrafi konumunun taban oluşturduğu Türkiye jeopolitik konumu, AB için bazen çözümsüz sorunlar taşıyacaktır. örnek olarak Türkiye’nin Kafkasya, ıran, Irak, Suriye, Orta Doğu, Orta Asya, Rusya gibi ülke ve bölgelerle ilgili sorunları, büyük ölçüde AB sorununa dönüşecek. Avrupa’nın böyle bir sonucu üstlenmesi kolay değil.

Türkiye’nin üye olması AB’ni en fazla kültür alanında yeni karar ve çalışmalara yönlendirecektir.

Türkiye ise, büyük ve gizemli kültürümüzün AB kültürü ile entegrasyonu sonucu, kültür boşluğu (Cultural lac), kültür yozlaşması ve kültür erozyonu ile karşı karşıya kalacak, ve bunlarla başetmeye çalışacaktır. Büyük olasılıkla Türk yetkililer bu konuyu da kendi başına, kendi haline, başıboş bırakacaktır.

Bizi Ne Kadar ıstiyorlar?

önceki yayına, Fransa eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing; CDU (Alman Sosyal Birlik Partisi) eski başkanı ve eski Başbakan Kohl’ün; aynı partinin Avrupa politikası sözcüsünün; Almanya eski başbakanlarından Helmuth Schmith’in… Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan sözlerinden alıntılar yapılmıştı. Bu tür açıklamalar ne yazık ki durmuyor. Bizim yöneticilerimiz ve bazı çevrelerimiz bu ağır sözleri anlamak istemiyorlar, hafife alıyorlar, topluma önemsiz göstermeye çalışıyorlar.

H. Kohl, Avrupa Halk Partilerinin (ETP) Berlin’deki 14′üncü Kongresinde; Avrupa Birliği’nin Hristi-yanlık değerlerinden vazgeçmemesi gerektiği üzerinde tekrar durmuş, Avrupa’nın Antik Hümanizm ve Hristi-yan dünya görüşü temelleri üzerinde kurulduğunu tekrar etmiş, şunu söylemiştir: “Hristiyan dünya görüşü ve Hris-tiyanlık değerlerinin olmadığı bir Avrupa benim Avru-pam değildir.”

Zirve toplantısı sebebiyle Nice’de bulunan Fransa Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı François Loncle “Tarihi ve özellikleri dikkate alınınca Türkiye AB’ye hiçbir zaman giremez” demiştir.

Almanya’nın eski başbakanlarından Helmuth Sch-mith, ilk yayına alınan konuşmasından sonra “Avrupa ‘nını Kendini ıdamesi – 21′inci Yüzyıl ıçin Perspektifler” isimli bir kitabı yayımlamıştır.

H. Schmith bu defa Türkiye’nin AB üyesi yapılmaması hakkındaki görüşlerine gerekçeler göstermiştir. “Türkiye’nin nüfusu, şu anda 65 milyon, 35 yıl içinde bu sayı 100 milyona çıkacak. 21. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye’nin nüfusu Fransa ve Almanya’nın toplamı kadar olacak. Türkiye’yi AB’ye almak isteyenlerin bu rakamları akıllarında tutmaları lazım.” “Türkiye’nin Suriye, ıran ve Irakla sınırı var ve Yunanistan ile yüzyıllardır sürtüşmektedir ki bu sürtüşmenin tek sebebi Kıbrıs değildir. Türkiye bölgede kendi çıkarları olduğu için Ortadoğu’da yaşanan her savaşa endirekt de olsa katılmıştır.”, “Türkiye ile Rusya arasındaki yüzyıllardır süren kin, özellikle Orta Asya’daki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması sonrası, her an yeniden canlanabilir.” “Türkiye’nin AB’ye alınması bağlamında gözden kaçırılmaması gereken önemli kültürel farklar da var.” “Türkiye ile Avrupa arasındaki kültürel farklar, Rusya ve Ukrayna ile aramızdaki farklardan çok daha derindir.” “Aslında Türkiye’ye karşı açık kartlarla oynamak yerinde olurdu.”

ıngiliz The Guardian gazetesi 11 Eylül 2001′de ABD’nde gerçekleştirilen terör olayını “11 Eylül 1683″te-ki Viyana yenilgisinin Müslümanlar tarafından alınan intikamı olarak değerlendirmiştir. Gerçek bir fikir çirkinliği ve sosyal cehalet.

Bütün bu yetkililerin söylediklerine ve bazı araştırmalara göre, Avrupalıların sadece % 30′undan daha azı tarafından desteklenmesine rağmen, Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşirse; AB üyesi olarak ne tür zorluk, dışlama, aşağılama, horlama ile karşı karşıya kalacağımızı, çok zaman yalnızlığa itileceğimizi, her zaman “öteki” muamelesi göreceğimizi, kulis oyunları ile Türkiye üzerindeki her tür emellerini gerçekleştirmeye çalışacaklarını ve gerçekleştireceklerini düşünmeliyiz.

Bütün bu kötü sonuçlar; elbetteki, bildikleri yabancı dile güvenerek, Avrupa Parlamentosunda üye olmayı umanların hayallerinin yanında küçük kalıyor.

15 üye ülkede yapılan kamuoyu yoklamasında, aday ülkelerden hangilerinin üyeliğinin istendiği sorulmuş ve şu sonuçlar alınmıştır: Norveç’i isteyenler % 70, ısveç’i % 69, Malta’yı % 50, Kıbrıs’ı % 44 (Kuzey Kıbrıs ile birlikte), Türkiye en az istenen ülke (13′üncü) % 30.

Türkiye AB ilişkileri bağıtlı olarak 40 yıla ulaşmıştır (1963 Ankara Anlaşması). Başka Jıiçbir ülke ile üye olmadan yapılmayan; üye adaylarına uğrayacakları kayıpları telafi için büyük yardım yapılan gümrük birliği, Türkiye ile gerçekleştirilmiştir. Bütün bunlara rağmen Türkiye, aralarında soğuk harpten sonra Varşova Paktı üyelerinin de bulunduğu 12 aday ülkeden daha avantajsız ve olumsuz bir konumda, AB’nin eşiğinin dışında bekletilmekte, zaman zaman horlanmakta, zaman zaman birşey-ler verilmektedir.

Nice zirve toplantısında; AB’nin 2010 yılına kadarki yapılanması kararlaştırılmış; üyelerin ve aday ülkelerin yeniden yapılanma içindeki yerleri; Avrupa Parlamentosu, Komisyon ve Konsey içindeki kontenjanları belirlenmiştir. 2010 yılında nihayetlendirilecek bu yapılanmada Türkiye’ye hiç yer verilmemiştir. Kararlarda AB’nin 2010 yılından sonraki genişlemesi hakkında da hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, bizim AB üyeliği yanlısı yetkililerimizin girişimi ile, Türkiye’nin bağımsızlığını veya başka sistemler içerisinde olmasını istemeyen AB yetkililerinin oluru ile, “AB’nin genişlemesine dair deklarasyonun” l’inci sayfasına şu dipnotun ilave edilmesine karar verilmiştir: “Bu tablolar sadece katılım müzakerelerine fiilen başlanmış olan aday ülkeleri gözönüne almakta dır.” Türkiye’de bu ifadeye dayanarak AB üye adaylığı canlı tutulmaya çalışılıyor. Nice kararlan incelendiği zaman Türkiye’ye resmen “Hayır” dendiği anlaşılabilir.

AB Türkiye’yi diğer 12 aday ülkeden ayırmış, tanı üyelik müzakereleri kapsamına bile almamıştır. Diğer 12 aday ülkenin AB içinde sindirilmesi 2010′dan çok sonra mümkün olabilir.

AB içinde genişlemeden sorumlu Verheugen, katılım müzakerelerinin; Türkiye siyasi kriterleri yerine getirmeden başlayamıyacağını vurgulamaktadır. Bu açıklama; Kıbrıs’tan, Ege’den vazgeçmeden, Türkiye’nin bölünmesi ve Bizans’ın canlandırılması için gerekli ortam oluşmadan Türkiye ile müzakere yapılmayacağı şeklinde anlaşılabilir.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Dr. Hans, ıohaim Vergau “Türkiye’nin tam üyeliğinin AB’nin kimliğini büyük ölçüde değiştireceği açıktır. Türkiye hiçbir aday grubuna sığmamaktadır.” demiştir.

Aynı görüş birçok Batılı yetkili tarafından yaralayıcı şekilde defalarca açıklandı.

AB’nin Türkiye’den ne istediğini, en iyi olarak AB Konsey temsilcisi Bayan Karen Fogg’un faaliyetlerinden çıkarabiliriz. Avrupa Parlamentosu kararları (Ek -A), Karen Fogg’un çalışması ve amaçları ile örtüşüyor; birbirlerini doğruluyor ve birbirlerini tamamlıyorlar. Bunlar ortak olunması düşünülen bir ülkeye reva görülmemeli. Ek- A’da bir kısmı açıklanan Avrupa Parlamentosu kararları, AB yetkililerinin çirkin ve haksız açıklamaları karşısında sessiz kalmamış, ulusal onurumuz korunma-mıştır. Türkiye istenmeyen ortak olarak ebedi üye adayı durumundadır. “Hayır” diyecek cesaret gösterilemiyor.

AB üyeliği’nin Seçenekleri

Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye açısından sakıncaları söylendiği zaman genellikle aynı soru ile karşılaşılıyor:

AB üyeliğinin seçeneği (alternatifi) ne? Veya; AB değilse ne?

Soru çoğunlukla kendilerinin belirlediği seçeneklerle tamamlanıyor: Bağdat mı? Kumları petrol bulaşığı Orta Doğu çölleri mi?… Bu kinayeli cevaplar; cevap şeklindeki sorular yanlış.

Karşı karşıya bulunduğumuz durum iki seçeneklidir:

1. Türkiye’nin AB üyesi (eyaleti) olması.

2. Atatürk’ün kurduğu; tam bağımsız, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı ulusal Türk devletinin korunması.

AB üyeliğinin eyalet olarak nitelenmesinin sebebi bu yayının bütününde veriliyor: Atatürkçülüğün Sonu; Katılım Ortaklığı Tuzakları; Bizans’a verilen Can Suyu; Gümrük Birliği mi, Müstemleke Anlaşması mı? ve Ek -A.

Aranan ve sorulan, aslında dış politika seçenekleridir.

Türkiye AB üyesi olursa, AB dış politikaları dümen suyunda politikalar üreteceğiz. Seçeneksiz, rahat ve kolay bir dış politika çizgisi olacak. AB’nin amaçlarına yönelik davranışlar sergileyeceğiz. AB’nin dış politika seçenekleri üzerinde ciddi bir etkide bulunabilmeyi beklemememiz gerekir.

ıkinci durumda; Türkiye’nin Atatürk’ün kurduğu, tam bağımsız, kayıtsız şartsız ulus egemenliğine dayalı ulus devlet niteliğimizi korumamız halinde; devamlı olarak değişecek ve gelişecek dış politika seçeneklerine sahip olacağız.

Türkiye coğrafyasının, Türk tarihinin, Türk kültürünün özellikleri Türkiye’ye başka hiçbir ülkeye nasip olmayacak kadar çok seçenek sunar: Türkiye; ABD ile, AB ile, Rusya ile, Orta Asya ülkeleri ile, Alt Kıta ülkeleri ile Orta Doğu ile, Kafkas ülkeleri ile… zaman içinde şartlan değişen ve gelişen politik ilişkiler kurabilir. Karadeniz Ekonomik ışbirliği (KEıB), Ekonomik ışbirliği Teşkilatı (ECO-EKıT), ıslam Konferansı, Türk Dünyası, Güney Doğu Avrupa ışbirliği (Balkanlar, GAıB)… gibi kuruluşlar da etkili – etkisiz birer seçenektir.

AB üyesi olsak da Avrupa bize birşey vermeyecek, bizim için birşey yapmayacaktır. Türk Devriminin de amacı olan her çağda çağdaş olma hedefine ancak kendi çalışmalarımız ve kendi gücümüzle ulaşabileceğiz.

AB üyesi olmayıp bağımsız kalmamız halinde AB ile olan ilişkilerimiz; AB üyesi olmamız durumundan çok daha sağlıklı olacaktır.

1. BöLüM

ATATüRKç ü LüK SON LANDIR I LIYOR

Atatürkçü Düşünce Sistemi; ıstiklal Harbini, istiklal Harbi sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyetini, öncesi Türk Toplumunu şekillendiren, belirleyen bütün olayların, bütün olguların düşünce tabanını oluşturur.

Kurulan devleti ve toplumu büyük ölçüde yeniden inşa eden Atatürkçü düşünce sistemi; vazgeçilemez, paylaşılamaz, zayıflamasına göz yumulamaz ilkelere dayanır. Bu ilkeler aynı zamanda kurulan devletin ve toplumun kimliğini belirlemektedir.

Toplumların seçip benimsedikleri düşünce sistemleri; en etkili kültür unsuru değeri kazanırlar ve diğer bütün kültür unsurlarını şekillendirirler.

2876 Sayılı Kanunun 6′ncı Md..b fıkrası gereğince “Milli Kültür Unsurlarını tespit etmek” görevi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Yüksek Kuruluna verilmiştir.

Atatürk Kültür Merkezi tarafından oluşturulan bir “Bilim Kurulu” Türk Kültür Unsurlarını tespit etmiş ve Başbakan’ın başkanlığında toplanan “Yüksek Kurul” tarafından onaylanmıştır.

Onaylanan listede Atatürkçülük birinci kültür unsuru olarak (Toplumu oluşturan temel düşünce sistemi) belirlenmiştir.

Konu ile ilgili yayının ön Sözünde şu açıklama bulunmaktadır.

“Atatürkçü Düşünce, milli kültür unsurları arasında özel değeri ve önemi olan bir konudur. Her şeyden önce, Atatürkçü Düşünce, Türk Milletinin tarihten çıkardığı bir sonuçtur, bir düşünce ürünüdür. Türk Milletinin tarihi gelişmeler içindeki birikimi Atatürkçü Düşünce’yi ortaya çıkarmıştır. Bağımsız devletimizin kuruluşunun, milli egemenliğe dayanan özgürlüğümüzün, modernleşmeye açık laik zihniyet yapımızın kaynağını oluşturan Atatürkçü Düşünce Sistemi tümüyle Türk milli hayatının gereklerini belirlemektedir. Atatürkçü Düşünce, Türk milli hayatının olduğu kadar, Türk milletinin geleceğinin de her türlü tehlikelere karşı bir teminatıdır.”

“Atatürkçülüğü anlamadan Türk devlet ve toplum yapısını, düşünce ve davranışlarımızı belirlemek mümkün değildir. Atatürkçülük bağımsız kültür unsurlarımızdan biridir. Diğer bütün kültür unsurlarım etkilemiştir ve diğer bütün kültür unsurlarımızı şekillendirmeye devam etmektedir…”

Türk devleti ve toplumu millet egemenliğine dayandırılmış, bağımsız olarak yapılandırılmıştır.

Atatürkçülüğün, Atatürkçü düşünce sisteminin dayanak ve aynı zamanda kaynakları olan ilkeler, Avrupa Birliği’ne üye olmamız halinde büyük ölçüde kayıplara uğrayacak, toplum ve devlet üzerindeki etkinliklerini yitirecekler.

Atatürk’ün; devletin ve toplumun kuruluş harcına koyduğu, millet egemenliğinin ve bunun vazgeçilmez, doğal koşulu olan bağımsızlığın AB birimleri ile paylaşılması; bu erdemli özelliklerden yoksun kalacak olan ülkemizi Avrupa Birliği’nin bir eyaleti durumuna sokacaktır.

AB üyesi olduktan sonra uymak zorunda olduğumuz yasaların önemlilerini; her vesile ile Türk düşmanlığını açığa vurmuş olan Avrupa Parlamentosu yapacak ve biz uygulamak zorunda kalacağız. Bunlara ek olarak, Türkiye’ye karşı daima çifte standart (iki yüzlü davranış) uygulayan Avrupalıların, Avrupa Birliğinin uygulama organlarının, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyinin kararları Türk Hükümetinin kararlarının önüne geçecektir.

Atatürk’ün kurduğu ve bize emanet ettiği “Cumhuriyet” yukarıda açıklanan köle yapılı Cumhuriyet değildir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayanır ve tam bağımsızdır.

Avrupa Birliği üyesi olmamız halinde Atatürk’ün kurduğu kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayalı bağımsız cumhuriyetimiz mahiyet (nitelik, vasıf, öz, asıl, esas..) değiştirecektir.

Egemenliğin karşılıklı devredileceği doğru. üzerinde durduğumuz iki husus var:

Birincisi; AB üyesi olan Türkiye, tarihi ve kültürel sebeplerle, AB içinde daima “öteki” (hasım) işlemi görecek, her konuda kulis oyunları ile, “Doğu Sorunu” ve “Megali idea” amaçlan yönünde yok oluşa doğru götürülecektir.

ıkincisi; bu Anayasal değişikliklerden sonra, artık, TC. Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve kayıtsız şartsız millet egemenliğine sahip özellikleri taşımayacak. Bağımsızlık ve egemenliği AB ile paylaşmak ve aynı zamanda Atatürk’e ve ilkelerine bağlı olmak mümkün değildir. Bu iki hal birbirine karşıdır.

Avrupa Birliği yetkili birimlerinde, henüz üye dahi olmadığımız halde Türkiye aleyhine alman kararlar Türk-ış tarafından yayımlanan Ek-A’daki “Avrupa Birliği Türkiye’den Ne ıstiyor” isimli broşürde yayımlanmıştır.

Türkiye hakkında alınan kararların içeriği ve üslubu ulusal onurumuza saldırı düzeyindedir. Bu suçlamalara Türk Hükümetinden, TBMM’nden, Adalet organlarımızdan, kısaca yasama, icra ve yargı güçlerinden hatta basından cevap verilmemiş olması çok üzücüdür.

Türkiye AB üyesi olmadığı için broşürdeki kararlar bizi bağlamıyor ve uygulamıyoruz. Fakat üye olduğumuz zaman bu kararlar birer birer bize dayatılacak. Belki de, üyeliğimizin onaylanması için, üyeliğin onay makamı olan Avrupa Parlamentosu tarafından daha önce alınmış olan Ek-A’daki bütün kararlar üyelik şartı olarak önümüze konacak. Karşı karşıya kalınacak ortamı anlamak için bu kararları çok iyi incelemeliyiz.

AB üyesi olduğumuzda, AP’nda üyelerimiz bulunacak. Fakat sonuç değişmeyecek. 700 kişilik parlamentoda 80 .üyemiz kulis oyunları ile daima azınlıkta bırakılacak ve Türkiye ile ilgili kararları aleyhimize çıkarmayı başaracaklar. Yaşanan Haçlı zihniyeti ve Doğu Sorunu politikası, yine tarihten kaynaklanan Türkleri “öteki” sayma içgüdüsü devamlı olarak bizim aleyhimize davranmalarına sebep olacaktır. Neler yapabileceklerinin en iyi örneği bugün almış oldukları kararlardır.

AB üyesi olduğumuz sürece bütün AB organlarının üzerimizde yaptırım yetkisi ve gücü olacak, alınan kararları mutlaka uygulamak zorunda olacağız.

TBMM yasama yetkilerini Avrupa Parlamentosu ile, TC Hükümeti icra ile ilgili yetkilerini AB Konsey ve Komisyonu ile, yargı organlarımız yetkilerini Adalet Divanı ile paylaşacaklar.

Maastricht’te alınan önemli kararlardan birisi: “Mevcut AB (o tarihte AT) kurumlarının, bu arada Avrupa Parlamentosunun yetkilerinin artırılması” dır.

AB organlarının yetkilerinin artırılması ulusal kuruluşların (TBMM, TC Hükümeti, Türk yargı organları) aleyhine olacak, üye ülkelerin eyalet olma özelliği gittikçe belirginleşecek; egemenlik ve bağımsızlığımız giderek cılızlaşacaktır.

Bağımsız bir ulusu; hiçbir getirişi olmayacak bir federasyonun eyaleti haline getireceğiz.

Bağımsızlık Savaşı Sırasında Mandacılarla Yapılan Mücadele

4 Eylül 1919 günü açılan Sivas Kongresinde, 8 Eylül 1919 günü Manda konusu tartışılmaya başlanmıştır.

Daha önce Kafkas Tümen Kumandanı olan Arif Beyin, Erzurum’da bulunan Atatürk’e Amasya’dan çektiği telgrafta şu açıklamalar bulunuyor: “Bağımsızlık elbette istenir ve tercih edilir. Ancak, tam bağımsızlık istediğimiz takdirde, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesin ve şüphesizdir. şu halde, iki üç ili içine almaktan ibaret olan bağımsızlığa, vatanımızın bütünlüğünü garanti altına alacak yabancı bir devletin himayesi (mandaterlik) elbette tercih edilir.”, “Belirli süre için Amerikan mandası istenmesinin” yararlı olacağım açıklıyor ve Amerikan temsilcisi ile görüştüğünü, temsilcinin bütün bir milletin sesi olarak Amerika’ya duyurulmasını istediğini söyledikten sonra “Bazı şartlar çerçevesinde” Wilson’a, Senato’ya başvurulmasını teklif ediyor.”

M. Kemal Amasya’da bulunan Bekir Sami Bey’e çektiği telgrafta “Kongrede (Erzurum) devlet ve milletin bağımsızlığı ısrarla savunuluyor” dedikten sonra; tam bağımsızlığın vatanı birçok parçalara ayıracağı görüşünün nereden kaynaklandığı; vatanın bütünlüğünden maksadın, memleketin mi yoksa egemenlik haklarının mı olduğunu soruyor, Amerikalılar gibi ıngilizlerin de mandaterlik politikası güttüklerini belirterek aralarındaki farkı ve ıstanbul Hükümetinin görüşlerinin bildirilmesini istiyor.

Bu ilk yazışmalardan sonra Bekir Sami Bey, Halide Edip, 12′nci Kor. k. (Afyon) Selahattin Paşa, 20′nci Kor. K. (Konya) Ali Fuat Paşa, Kara Vasıf arasında konu ile ilgili yazışmalar olmuştur.

Turgut özakman, A. Taner Kışlalı’yı anma töreninde Mütareke döneminde Refik Halil’in şunları söylediğini belirtiyor: “Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, ıngiltere ile beraber yürümektir.” Ali Kemal “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki, biz başarabilelim?”; Refi Cevat (Ulunay) “Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır.” Rıza Tevfik “Medeniyeti temsil eden ıngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”; Mustafa şerif Paşa “Umumun arzusu, ıngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir.”

Mustafa Kemal her iki Kor. K. nına (12′nci ve 20′nci) Erzurum’dan 21.8.1919 tarihinde çektiği telgrafta şunları bildirecektir: “ıstanbul’da çeşitli partilerin Amerikan Komisyonuna verilmek üzere aldıkları kararlar, burada Hey’et-i Temsiliye’mizce son derece üzüntü ve esefle karşılandı.”. Ali Fuat Paşa bir telgrafında amacın milletin birliği, vatanın bütünlüğü, istiklal ve hakimiyetin elde edilmesi olduğunu açıklıyor. M. Kemal cevabında “Amerikan mandasını kabul durumunda bu gaye korunmuş olabilir mi?” diye soruyor (19.8.1919).

Konu Sivas Kongresinde tartışılır. Atatürk “Her halde içeride ve dışarıda istiklalimizi (bağımsızlık) kaybetmek istemiyoruz” hatırlatması ile görüşmeleri yönetmektedir.

Refet Paşa bugünkü AB taraftarlarının düşüncelerine benzeyen şu görüşleri ileri sürüyor: “Yirminci yüzyılda, beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on beş milyon lira geliri olan bir millet için bir dış dayanak olmadan yaşamak imkanı olamaz.” “O halde, Amerikan mandası her şeyden önce bir kefil ve yardımcı bulmak için gereklidir.”

Bugün AB üyeliğini isteyenlerle paralellikler açık olarak görünüyor.

Amerikan Araştırma Komisyonu üyeleri ıstanbul’da ızzet Paşa’ya (Savunma Bakanı) şunu söylüyorlar: “Eğer siz Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerikan Mandasını istettirecek olursanız, Amerika Osmanlı mandasını kabul edecektir.”

Görüldüğü gibi tartışılan ve Manda isteyenlerin karşısına konulan: Bağımsızlık, egemenlik ve ülke bütünlüğüdür. Bugün AB’ye Hayır diyenlerin de istediği; bağımsızlığı, millet egemenliğini, ülke bütünlüğünü koruyan bir düşünce ve seçenektir.

Anayasamızda Egemenlik Hakkı

Anayasamızın 1-3 maddelerinin değiştirilemiyeceği, değişiklik teklifinin dahi yapılamayacağı 4′üncü madde de açıklanmıştır. 2′nci madde “Başlangıçta açıklanan temel ilkelere” atıfta bulunmaktadır. Başlangıç bölümünün 4′üncü paragrafında da “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu” belirtilmiştir. Bilindiği gibi Başlangıç bölümü Anayasanın bir parçası olarak geçerlidir.

6′ncı Egemenlik maddesinin ilk fıkrası şöyledir: ‘Egemenlik Kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”

21 Ocak 1921 tarihli Anayasa’nın 1′inci maddesi şöyledir: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. ıdare Usulü; halkın mukadderatını bilfiil idare etmesi esasına dayanır.”

Daha sonraki bütün Anayasalarda (1961, 1982) aynı hüküm bulunmaktadır. Bu husus Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden birisidir.

Bugünkü TBMM binasının toplantı salonunda, başkanlık kürsüsünün arkasındaki duvarda ve Anıtkabir’in Atatürk’ün mozolesine çıkan merdivenlerinin orta yerinde “Hakimiyet Kayıtsız şartsız Milletindir” yazıyor.

AB üyeliğimiz bütün bu hükümlerde değişiklik gerektiriyor. Nitekim birçok AB üyesi ülke Anayasalarının ilgili maddelerinde değişiklik yapmıştır: Fransa (Md.88/1), ıtalya (Md.11), Almanya (Md.24), Yunanistan (Md.28 / 2), ıspanya (Md.93).

Türkiye Avrupa Birliği Derneği Genel Bşk. Prof. Dr. Haluk Günuğur basında yayımlanan şu Anayasa değişikliğini önermektedir: “Türk Milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle bizzat veya uluslararası ya da uluslar üstü kuruluşlarla ortaklaşa kullanır.”

Verilecek ödünler tek bir gerekçeye dayandırılıyor: Diğer uluslar egemenlik, sonuç olarak bağımsızlıklarından nasıl bir şeyler veriyorsa biz de vermeliyiz; gerçekten de karşılıklı alış veriş, paylaşma söz konusu.

Avrupa’nın diğer ülkeleri ile Türkiye aynı tarihi yaşamadılar, aynı kültürel ve politik konumda değiller. Türkiye kendisini, varlığını koruyabilmek için egemen ve bağımsız olmak zorundadır. Tarihimizin ve coğrafyamızın desteğinden, Türkiye dışındaki stratejik ve jeopolitik olanaklarımızdan yararlanabilmemiz için bağımsız olmamız gerekir. AB içinde olacak bir Türkiye ile diğer bir Avrupalı üye ülkenin konumu, durumu, şartları aynı olmayacaktır.

Atatürk ilkeleri ve devrimleri tam bağımsız olarak yaşatılıp geliştirilebilir.

ATATüRKçü DüşüNCEDE VE TüRK DEVRıMıNDE MıLLET EGEMENLığıNıN, BAğIMSIZLIğIN YERı

Türk Devriminin ilk yıllarında benimsenen 6 ilke (Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik, ınkılapç) CHF nizamname (tüzük) ve programlarında açıklanmıştır:

1923 Nizamnamesinin 2′nci maddesinde, Halkçılık ismi konmadan ifade edilmiştir.

1927 CHF Nizamnamesinin 1′inci maddesinde üç ilke (Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi) sayılmış, 3′üncü maddesinde ise Laiklik ilkesi ismi konmadan açıklanmıştır.

1931 programının 1′inci maddesinde Laiklik, ismi konarak, Devletçilik ve Devrimcilik eklenerek 6 ilke tamamlanmıştır.

1937 yılında ıç ışleri Bakam şükrü Kaya’nın önerisi ile 6 ilke Anayasaya hüküm olarak girmiştir. Daha sonraki Anayasalarda (1961, 1982) ilkelere yer verilmemiş, CHP ilkeleri olarak korunmuştur.

Cumhuriyeti kuran partinin dayanak ve amaçlarını belirleyen bu ilkelerin her birisinin kapsam ve içeriği Atatürk tarafından da değişik zamanlarda açıklanmıştır. Fakat Atatürk hiçbir zaman Türk Devrimini bu altı ilke ile sınırlandırmamıştır.

Atatürk bu ilkelere ruh ve can veren; onları şekillendiren; birleştirici, bütünleştirici harcı oluşturan dayanak ve amaçları ise Samsun’a çıktığı tarihten itibaren belirtmiş, anlam ve değerlerini tekrar tekrar açıklamış, vazgeçilmezliklerini ömrü boyunca vurgulamıştır.

Atatürk’ün ömrü boyunca işleyerek gündemde tuttuğu, hiç ödün vermeyerek bütün uygulanmalarında gözettiği, kutsallaştırdığı konuları şu şekilde toplamak mümkündür: Tam bağımsızlık; kayıtsız şartsız ulusal egemenlik; hukukun üstünlüğü; akılcılık- bilimcilik. Bu konular altı ilkeye de kaynak ve destek olmuştur. Altı ilkenin her birisi, bu konuların oluşturduğu taban ve ortamdan yoksun olarak düşünülemez, var olamaz.

örnek olarak; tam bağımsızlık ve millet egemenliğinden yoksun olan bir Cumhuriyet, Atatürk’ün kurduğu ve amaçladığı Cumhuriyet değildir. Millet egemenliğine tam bağımsızlığa, hukukun üstünlüğüne, akılcılığa – bilimciliğe dayanmayan Cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, laiklik, devrimcilik düşünülemez. Bu sebeple, devrimimizin altı temel ilkesi, bu ilkelerle kurulan devlet, öz suyunu tam bağımsızlık, millet egemenliği hukukun üstünlüğü ve akılcılık – bilimcilikten almıştır diyoruz.

Atatürk’ün kurmayı düşündüğü devlet için açıkladığı ilk iki kaynak ve dayanak: Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlıktır.

Atatürk bu iki amacı, zaman içerisinde; Tam Bağımsızlık, Kayıtsız şartsız Millet Egemenliği şeklinde geliştirmiş, “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” diyerek bu iki ilkeyi kendi kimliği ile özdeşleştirmiş, zirveye yerleştirmiştir.

ıki ana ilke birbirlerine bağımlıdır; birisi var olduğu kadar diğeri de vardır. Bağımsızlık ve ulusal egemenliğin birisinde görülecek gerileme diğerini de geriletir. örnek olarak Millet egemenliği dış güçlerle paylaşılmış ise, bağımsızlıktan söz edilemez. Bunun gibi bağımsızlığın bir dış odakla paylaşılması halinde millet egemenliği anlamını ve etkinliğini kaybeder.

Ulusal Egemenlik (Milli Hakimiyet) ile onun ayrılmazı ve değişkem olan Bağımsızlık (ıstiklal) Atatürk’ün ilk önce açıkladığı ve hayatı boyunca vurguladığı, çok duyarlı olduğu konulardır.

Toplum bir ailenin (Osmanlı) ve onun kurduğu dar kadronun (oligarşik) kontrolünden kurtarılacak; iktidar, bütün millet tabanına genişletilerek devredilecekti. ılk önce yapılması gereken bu işin ismi, Ulusal Egemenlikti (Hakimiyet-i Milliye, Milli Hakimiyet).

Bağımsızlık (ıstiklal) ayrı bir devlet olabilmenin,kalkınabilmenin, çağdaşlaşabilmenin, kişisel ve ulusal onurumuz adına vazgeçilmez diğer şartı idi.

“Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız şartsız milli egemenliği korumaktır.” “Bir tek karar vardır. O da milli egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti tesis etmek.” sözleri Atatürk’ündür.

ıstiklal Harbi tam bağımsızlık ve millet egemenliği için yapılmıştır.

Atatürk bu iki temel vazgeçilmezi şu sıra ve şekilde açıklamaya başlamıştır:

22 Mayıs 1919; Sadarete Rapor (Samsun’a çıktıktan 3 gün sonra):

“Millet birlik olup, hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır.” Bu açıklama Milli hakimiyetin ve ulusal devletin ilk işaretidir. Gerçekte Türk Devriminin de ilk işaretidir.

26 Mayıs 1919; valiliklere, mutasarrıflıklara tamım (Samsun’a çıktıktan bir hafta sonra):

“Milli ve siyasi bağımsızlığımızın kurtarılması.” Bu açıklamada bağımsızlığın ilk işaretidir.

28 Mayıs 1919; 3′üncü, 15′inci, 20′nci Kolordu Komutanlarına (Samsun’a çıktıktan dokuz gün sonra):

“Milletin esaretten kurtuluşu, hakim (egemen) ve müstakil (bağımsız) olarak topraklarımızda yaşayabilmek…” Egemenlik ve bağımsızlığın birlikte değerlendirdiği ilk konuşmadır.

l Haziran 1919; Sadaret Makamına (Samsun’a çıktıktan 11 gün sonra, aynı makama 2′nci açıklama) “Milletin milli bağımsızlığı korumaya kararlı olduğu…” Sadarete 22 Mayıs tarihli raporunda ulusal egemenliği, bu raporunda ise ulusal bağımsızlığı vurgulamaktadır.

3 Haziran 1919; Harbiye Nezaretine (Samsun’a çıktıktan 14 gün sonra)

“Bağımsızlık ve milli mevcudiyeti…”

Aynı gün Kor K. ve Valilere

“Devlet ve milletin tam bağımsızlığı.”

Bu metinde Atatürk bağımsızlığı ilk defa tanı bağımsızlık olarak belirtmektedir.

Atatürk yaşamı boyunca bu iki ilkenin üzerinde durmuş vazgeçilmezliklerini vurgulamaya devam etmiştir. ıki konu hakkındaki açıklamalarından bazıları aşağıya çıkarılmıştır.

Ulusal Egemenlik ile ilgili olanlar:

“Milli egemenliğimizin hatta bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların kafalarını parçalayacağınızdan eminiz.”

“Kayıtsız şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği milletin üzerinde tutmak demek bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.”

“Egemenlik hiçbir mana, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez.”

Avrupa Birliği hayali ile Anayasa’nın ulusal egemenlikle ilgili 6′ncı maddesine kayıt ve şart ekleyenler Atatürk’e karşı olan bir hareketin öncülüğünü yaptıklarını bilmeliler. Gerçekte biliyorlar, hem de çok iyi biliyorlar. Suçlarını hafifletmek için “Büyük bir egemenliğin parçası olacağız.” diyorlar. Bu savunma şekline Türkçemizde “özürü kabahatinden büyük” denir.

Atatürk’ün ulusal bağımsızlıkla ilgili açıklamalarından birkaç örnek:

“Tam bağımsızlık, bugün bizim üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Bu vazife bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.”

“Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye maruz olamaz.”

“Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.”

“Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz, yaşamayacaktır.”

“Türk devletinin bağımsızlığı mukaddestir.” “Esas, Türk Milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir.”

ılk Ulusal Andımızın (Misak-ı Milli) son maddesi (6′ncı Md..) bağımsızlık şartını açıklar.

20′nci yüzyılın en tanınmış tarihçisi, tarih felsefecisi ıngiliz Arnold Toynbee “Milli Misakı” Türk ulusunun “Bağımsızlık Bildirisi” olarak tanımlar. Erzurum programının ışığı altında Mustafa Kemal tarafından hazırlanarak millet vekillerine verilmiş ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından Milliyetçilerin bir zaferi olarak 28 Ocak 1920 günü kabul edilmiştir.

Misak-ı Milli Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Devrimi’nin temel belgelerinin en önemlilerindendir. Daima dikkate alınıp savunulmuştur. AB üyeliği sonucu Avrupa Birliği ile bağımsızlığımızı paylaşmamız bu belgeyi de unutmamızı gerektirecektir.

Bağımsızlık ve egemenlik Türk Devrimi ile ve Türkiye Cumhuriyeti ile özdeştir. Yabancılarla paylaşmadan onur ilkelerimiz olarak korunmalıdır. Bağımsızlık ve özgürlük Atatürk’le beraber bütün ulusun karakteri olmuştur.

Ulusumuzun kurtuluşunu, devletimizin kuruluşunu sağlayan savaşa: Bağımsızlık Savaşı (ıstiklal Harbi) ismi verilmiştir.

Ulusal marşımıza bağımsızlık ismi konmuştur: ıstiklal (bağımsızlık) Marşı.

Atatürk eserini gençliğe emanet ettiği, bir vesayet niteliğinde ve niceliğindeki konuşmasına şöyle başlar:

“Ey Türk Gençliği!

“Birinci vazifen Türk bağımsızlık (ıstiklal) ve Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” Bağımsızlık ilkesinin korunması gerektiğini bir sayfalık konuşmada 4 defa vurgular. Bağımsızlığı korumalarım gençlere görev olarak verir. (Ek – C)

Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlığın Avrupa Birliği kurumları ile paylaşılması Atatürkçülüğün Cumhuriyetin ve ulusal devletimizin alacağı ölümcül bir yara olacaktır.

TBMM’nin yetkilerinin bir kısmını alarak bir üst yasama organımız durumuna yükselecek olan Avrupa Parlamentosu’nun bugüne kadar aldığı kararlardan birkaçının özeti aşağıya çıkarılmıştır. Bu örnekler üye olduğumuz zaman nelerle karşılaşacağımızın işaretleridir,

Avrupa Parlamentosu, Kıbrıs’taki Türk birliklerini işgal kuvveti olarak isimlendirmiş; birkaç defa Türkiye’ye çekilmesi kararını almıştır.

Sözde Ermeni jenositini kabul etmiş; Türkiye’nin de kabul etmesini kararlaştırmıştır.

PKK’ya yataklık yapmıştır.

Türkiye aleyhine alınan kararların bir kısmı Ek -A’da toplanmıştır.

Türkiye’ye karşı haçlı zihniyeti ile bakmaya devam eden, Doğu Sorunu artığı düşünceler taşıyan, sonuç olarak Türkiye’ye düşmanca bakan böyle bir parlamentoya, Türkiye üzerinde yasama yetkisi verilemez.

AB üyeliğinin bazı taraftarları, 1920′lenn bağımsızlık ve egemenlik anlayışı ile bugünkü anlayış ve uygulamanın farklı olduğunu, günümüzde tam bağımsızlığın mümkün olmadığını belirtiyorlar.

Bu görüşün doğru yanı elbette var. Uluslararası hukuktaki ve küreselleşmedeki gelişmeler bütün ülkelerin bağımsızlıklarından bir şeyler almıştır. Ancak AB üyeleri, bağımsızlık ve egemenliklerinin çok daha fazlasını AB’nin kurumlarına devretmek zorundalar. Küreselleşmenin sebep olduğu ve olacağı bağımsızlık ve ulusal egemenlikteki kayıp, AB üyeliğinin sebep olacağı aşınmadan kıyaslanamayacak kadar az olacaktır.

Avrupa Parlamentosunda alınan KKTC’deki askeri gücümüzü çekme kararını üye olmadığımız için uygulamıyoruz. Fakat AB üyesi olduğumuz takdirde AP’nun Ek-A’da açıklanan bütün kararlarını uygulamak mecburiyetinde kalacağız. Avrupa Parlamentosu, Komisyonu ve Konseyinin kararlarına, Tarihi Doğu Sorunu uygulaması olsa da uymak zorunda olacağız.

Görüldüğü gibi bağımsızlık ve ulusal egemenlik açısından AB üyesi olmakla olmamak arasındaki fark çok büyüktür, yaşamsaldır.

Türkiye’nin içerisinde bulunduğu şartlar ile; Türkiye’nin bölünmesinin yolunu açacak, Kıbrıs ve Ege sorunlarını aleyhimize sonuçlandıracak, Türkiye’yi Ortodoks dünyasının merkezi yapacak, Bizans’ın ihyasını kolaylaştıracak ortamı hazırlayacak olan Katılım Ortaklığı belgesinin yukarıda sayılan olumsuzluklara sebep olacak hükümleri Türk Devrimi ile bağdaşmaz.

Türkiye’nin şartlarına bugün de en uygun kriterler; tam bağımsızlığı, ulusal egemenliği, ulus devleti, üniter yapıyı gerçekleştiren Atatürk kriterleridir. Kopenhag kriterleri arasındaki demokratikleşme, insan hakları… gibi ilkeler çağdaşlaşma olarak evrimleşen devrimimizin amaçları arasındadır.

Türk Devrimi canlıdır ve evrimleşerek geçerliliğini korumakta, günün gereksinmelerine en iyi cevapları içermektedir.

Türk Devrimi Batı ile birleşme, bütünleşme (entegrasyon) amaçlı değildir. “Kültürümüzü çağdaş uygarlığın üstüne çıkarmak” için Batı kültürü ile çağdaş değerlerde uyum amaçlıdır.

Bağımsızlığı ve ulusal egemenliği çıkarırsanız, Atatürkçülükten geriye kalan düşünce ve uygulamalar yaşama, varolma şansını kaybederler; Cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, devrimcilik, milliyetçilik, devletçilikten hiç birisi eski gücünü koruyamaz, en azından çok büyük değişikliklere uğrarlar.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını gerçekleştiren “Atatürkçü düşünce sistemi; kültür unsurlarımızdan birisidir ve diğer bütün kültür unsurlarını (Dil, tarih, inanç yapısı, sanat, örf-adet-gelenek, folklor, devlet yapısı, ekonomi, askerlik…) şekillendirmiştir,

Fener Rum Patrikhanesi ve Faaliyetleri

Ekim 9, 2008

Atatürk’ün Tabiriyle
Bir Fesat ve İhanet Odağı Olan Fener Rum Patrikhanesi ve Faaliyetleri 

I. Ortodoksluk ve Fener Rum Patrikhanesi

I. Ortodoksluk ve Fener Rum Patrikhanesi

Hıristiyanlığın resmi devlet dini haline gelişi İmparator Konstantin’le başlar. Konstantin 330 yılında İstanbul’da bugün patrikhane denilen dini kurumu kurar.

Başlangıçta ruhani bir kurum olarak kurulan Patrikhane İ.S. 451 yılında Kadıköy semtinde toplanmış olan konseyinde aldığı kara çerçevesinde statüsü Roma’ya eşit sayılmış ve konseyin kabul ettiği 20 numaralı kanun ile Patrikhane sadece ruhani öderlik değil aynı zamanda hükümet etme yetkisini de almıştır. O gün bugün Patrikhane her zaman bölge siyasetinde etkin bir kurum olmuş ve Osmanlı’dan bu yana 5. kol faaliyetinin en etkin oyuncularından biri olmuştur. (Beşinci kol faaliyeti bir ülkenin içinde o ülkenin bazı seçilmiş ve özel amaçlarla yetiştirilmiş yurttaşları tarafından yönlendirilen bozgunculuk faaliyetleridir)

Patrikhane Doğu (Yeni Roma) Kilisesinin temsilcisidir. 1054 yılında Batı (Roma) kilisesi ile İsa’nın Hıristiyanlıktaki statüsü üzerine dönen ve 585 Toledo konseyinden bu yana devam eden tartışmalar neticesinde birbirlerine girerler ve Roma Piskoposu ( PAPA) “Konstantinopolis” Patriği’ni aforoz eder. Kendilerini Katolik (Evrensel) gören Roma ile kendilerini tek ve gerçek Hıristiyan gören Ortodoks Doğu Kiliseleri birbirinden koparlar.

İstanbul’da Rumlar arasında bütün kuvvet , Fener Rum Patrikhanesi ve kendilerini “Bizans’ın varisi” olarak gören fenerlilerin elinde idi.

19. yy ‘ın başında Birer Türk düşmanlığı müessesi olan Rum okulları sadece İstanbul’un değil Küçük Asya’nın bütün illerine yayılmıştı. Tümüyle Rum din adamlarının elinde olan bu eğitim kurumlarında gençlere eski Yunan medeniyeti , hayat ve kültürü öğretilir. Denetimden uzak bu okullarda Rumlar ve diğer Hıristiyanlar özgürlük ve istiklal için bilenirlerdi.

Çok erken Avrupa ile temas kuran ve çocuklarının eğitimlerini Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde – özellikle Fransa- almasını sağlayan fenerli Rumlar çok çeşitli alanlarda kendilerini eğiterek divan içine kendilerini yavaş yavaş soktular ve sonunda memleketin dolaylı yöneticisi oldular. Divan-ı hümayun, Derya tercümanlıkları , Başkatiplik ve Kapı Kethüdalığı , Eflak ve Boğdan voyvodalıkları onlara verilmeye başlandı , öyle bir zaman geldi ki Osmanlı Dışişleri tamamen fenerli Rumların eline geçti.

Bir yandan Rumlar bağımsızlık mücadelesinde Avrupa ve Hıristiyan dünyasını arkalarına almak isterken diğer yandan Hıristiyan Dünyası ve özellikle Rusya, Fransa ve İngiltere Rumları bir dayanak noktası olarak kullanarak Osmanlı üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istiyorlardı. Nitekim 1774 Kaynarca anlaşmasında Rusların talep ettiği ve aldığı haklardan bir tanesi Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebaasını himaye hakkıdır.

Günümüzde halen Rusya Ermenistan, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Kıbrıs’ı da içine alan Ortodoks devletleri kuşağının liderliğine oynamaktadır.

Aynı şekilde Napolyon doğu Akdeniz’e yerleşerek Mısır üzerinden Hindistan’a ulaşmak için Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasını istiyordu.

Napolyon’un Avrupa’da krallık rejimine karşı giriştiği faaliyetleri İngiltere, Avusturya ve Rusya’nın menfaatlerine ters düştüğü için bu devletler hür türlü ihtilal ve isyan girişimlerine karşı çıkmışlar bu sebeple 25 sene kadar Rum isyanları sekteye uğramıştır. Bu dönemde Rumlar gemiciliğe , ticarete ve okullar açmaya daha fazla önem vererek bunlar aracılığı ile Etniki Eterya ve onun etkili mücadelesini doğuracak ortamı hazırlayacaklardır.

Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu ;

1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.

2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.

3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol fazili krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.

4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp , Türk halkı ile hocaların arası açılacak.

5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.

6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.

7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri , halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek.Buradan komşu ülkelere satılacak.Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.

8) Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör , sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.

9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek . Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.

10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.

11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak., ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.

12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.

13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.

14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek , kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.

19. asırdan itibaren Türkiye’ye yoğun olarak girmeye başlayan Avrupa sanayicileri Osmanlı İmparatorluğu’nda tabii olarak ilk etapta gayri Müslim tebaa ile ticari ilişkilere giriyordu. Avrupa burjuvazisinin sermayesi ile birlikte 1789 Fransız ihtilali sonrası Avrupa’da gelişen milliyetçilik duyguları bu tebaaya nüfuz etti. Bu ideoloji gayrı Müslimleri özelliklede imparatorluk bünyesinde Türklerden sonra ikinci kalabalık grup olan Rumları doğrudan etkilemiştir.

Ayasofya Kilisesi’ndeki resimler Fatih Sultan Mehmet (2. Mehmet) tarafından üzerine sürülen badanaların altında kendilerini nasıl muhafaza etmişse Hıristiyan gayrı Türk tebaa da Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında öyle kalmıştı.

Nitekim yıllar süren isyanlardan sonra 1830 yılında gelindiğinde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın desteğiyle Mora ve civarında bağısız bir Yunanistan devleti kuruluyordu.

Fener Rum Patrikhanesinin hayalini kurduğu Megali İdea dediğimiz Büyük Yunanistan hayali sınırlarını taa İskender’in dolaştığı toprakları içine alacak kadar büyüktür. Kaldı ki İskender Yunan asıllı olmak şöyle dursun Yunanistan’ı baştan başa çiğneyip geçmiş bir Makedonyalıdır ( aslen Arnavuttur) oysaki yunanlılar tarihte bir gün bile Makedonya’ya sahip olamamışlardır. Yine esasen Yunanlılarla hiçbir ilgisi olmayan doğu Roma demek olan Bizans’a gayrı meşru çocuk gibi bağlanmayı ifade eden “Megali İdea” Yunan şarlatanlığının eserinden başka bir şey değildir.

Gene aynı şekilde Rum Patrikhanesine doğrudan bağlı Trabzon Metropolitliğini gayretleri ile Karadeniz’de Pontus devleti ihya edilmeye çalışılıyordu.

Karadeniz’e “Pont Oksen” denilmesinden yola çıklarak miladın 65 senesine kadar evam etmiş bir Pontus adında Rum devletinin olduğu öner sürülmektedir. Easında bu devlet Yunanlılar tarafından değil İran Şehinşahı Birinci Dara tarafından kurulmuştu. En meşhur hükümdarı Mihridat olup “adalet güneşi” demek olan bu Farsça ad dahi bu devletin Rumlukla lakası olmadığını ispatıdır. Easen Rum olsa bile unutmamak gerekirki bu söz Roma’da bozmadır . Yani Rum Grek demek değildir. Doğu Roma yani Bizans halkını ifade eder.

II 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Esnasında Fener Rum Patrikhanesi:

İstanbul Fener Rum Patrikhanesi , Mondros mütarekesinden sonra İtilaf kuvvetlerine hitap eden bir beyanname neşrederek Türk Vatanın İşgal edilmesini istemişti.

1 Eylül 1918’de yayınladığı bir başka beyanname ile Yunan Ordusu’nun Türklere karşı muzafferiyetlerini överek yerli Rumların filen Yunan ordusuna katılmasını emretmiştir. Mütareke yıllarında Patrikhane kararıyla Türk topraklarındaki Rum okullarında Türkçe okutulması yasak edilmiştir.

VENİZELOS’UN SÖZLERİ

“Bana verilen ve daha sonra da bazı tecelliyatı ile hakikate tamamen intibak ettiği de tespit edilmiş olan teminata göre , Memalik-i Osmaniye’de mevcut ve Rumların meskun bulunduğu bir cümle küçük, büyük şehirler ve kasabalardaki kiliseler ve Rum mektepleri , tamamen birer silah deposu haline getirilmişlerdir. Bu sonuç için o bölgede yaşayan Rumlar büyük bir cesaret ve basiret göstermişler ve Türkler’in mabetlerine olan hürmet ve mahalli mekteplere bahşettikleri dokunulmazlıktan istifade etmişlerdir. İzmir işgaline tekaddüm eden günlerde İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesin’den gelen bir heyet gelip beni gördü. Karadeniz sahillerinde müstakil bir Rum devleti kurmak için derhal faaliyete geçmek kararında bulunduklarını , milis alaylarını harekete geçirmek için sadece Yunan zabitlerini beklemekte olduklarını bana iblağ etti. Heyetin sahip oldukları serveti öğrenince miktarı beni hayrette bıraktı. Kendilerini sahip olduğu altının mevcudu o anda Yunan hükümetinin sahip olduğu altın yekunundan fazla idi.”

NUTUK

“Bundan başka , memleketin her tarafında , anasırı Hristiyaniye hafi, cel, hususi emel ve maksatlarının temini istihsaline , devletin bir an evvel , çökmesine sarfı mesai ediyorlar.

Bilahare elde edilen mevsuk malumat ve vesaik ile teeyüdettik ki , İstanbul Rum Patrikhanesinde teşekkül eden Mavri Mira Heyeti vilayetler dahilinde çeteler teşkil ve idare etmek , mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Salibiahmeri , resmi muhacirin komisyonu ; Mavri Mira Heyeti’nin teshili mesaisine hadim. Mavri Mira Heyeti tarafından idare olunan Rum mekteplerinin izci teşkilatları , yirmi yaşını mütecaviz gençler de dahil olmak üzere her yerde ikmal olunuyor.” (Mustafa Kemal Atatürk , NUTUK , I , Ankara , s. 2)

Gene Nutuk’ta bu heyetin doğrudan Venizelos’tan talimat aldığı ve liderinin Patrik vekili Droteos olduğu ve İstanbul Patrikliğinin ve Yunan Konsolosluğu’nun silah deposu haline getirildiği anlatılmaktadır. (Mustafa Kemal Atatürk , NUTUK , III , (belgeler) 1.)

LOZAN

Lozan’da İnönü İngiliz diplomatı Lord Gürzon’un ısrar ve ricalarına boyun eğerek

“Ruhani alanda faaliyet göstermesi kaydıyla” İstanbul’da kaldı yoksa Fener Rum Patrikhanesi Aynoroz Adası’na nakledilecekti.

III Cumhuriyet Sonrası Fener Rum Patrikhanesi

Büyük Yunanistan , Megoli Edia – Enosis İstanbul, Kıbrıs ve Egeyi Kapsar.

(1982 Yunanistan Kültür Bakanı Melina Merküri’nin dağıttığı harita)

Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik politika ve stratejilerini özellikle 2000 yılından sonra çok yönlü olarak ele almak gerekir. Yunan devlet adamları ve basını, Megalo İdea’ya yeni bir yorum getirmiş Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile bir ortak savunma doktrini geliştirmişlerdir. Rusya, Bulgaristan Suriye, İran Ermenistan ve Arnavutluk ile askeri işbirliği antlaşmaları imzalamışlar ayrıca Balkanlarda Sırplar ve Rusya Ortodoks ittifakı oluşturmuşlardır. Özellikle bölücü PKK terörüne destek vermişler, bütün bunların yanında argüman olarak Fener Rum Patrikhanesi, Heybeli Ada Ruhban Okulu ve Pontus davalarını ön plana çıkarmışlardır

Günümüzdeki Heybeliada ruhban Okulu ve Bartelemeos’un Ekümenik olma isteği bu çerçevede yok olmak üzere olan Ortodoks nüfusuna rağmen Türkiye’nin egemenliğini tanınmama gayretinin sembolüdür.

Fener Patriği için istenen “Evrensel Ekümenik Patriği” ünvanı bir devletin başı yada başkanı anlamında olduğuna göre Fener Rum Patriği acaba kurulacak hangi devletin başına düşünülmektedir ?

Türkiye’yi “kuşatma”ya ve uluslararası sistemden soyutlamaya yönelik bu hareketin önemli bir unsuru olarak gündeme getirilen Fener Rum Patrikhanesi, 1990′dan itibaren şu dört önemli hedefi gerçekleştirmek için açıkça çalışmaktadır:

1. Ekümenik unvanını alarak, 1500-2000 kişilik bir cemaatin “Azınlık Kilisesi”nin dini makamı olmaktan çıkarak, Vatikan benzeri devlet içinde devlet niteliğinde bir makam haline gelmek.

2. 1971 yılında kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmak

1971′de okulun bir Türk üniversitesine bağlanmasına karşı çıkılarak kapatılmasının gerçek sebebi milli mücadele dönemindeki ataları gibi Patrik Athenegoras, Metropolit Emilyanos, ,Makarios gibi Türkiye alehinde faaliyet gösteren militan Papazların hep , Heybeliada ruhban okulundan mezun olmalarıyla açıklanabilir. .

3. Ayasofya’nın tekrar kilise haline getirilmesi ve Ortodoks ibadetine açılması.

4. Patrik seçimlerinde, T.C. vatandaşı olma zorunluluğunu kaldırtmak.

Yunanistan’da devlet başkanı statüsünde askeri törenlerle karşılanan ve gene Yunanistan’ın sağladığı Bizans sembolü olan çift başlı kartal amblemi taşıyan özel bir uçakla Vatikan’a giderek Papa 2. Jean Paul ile görüşen, , ABD Başkanı Clinton tarafından Devlet Başkanlarına düzenlenen bir protokolle ağırlanıp adı New York’ta sokaklara verilen ve Amerika’da, ilk kez George Washington’a verilmiş bulunan Amerikan Kongresi Onur Madalyası ile ödüllendirilen ,bütün bu gezilerde de Türkiye’yi dünyaya şikayet ederek , Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz” diye veryansın eden Fener Rum Patriği Bartholomeos’un 1500-2000 kişilik cemaati olan bir kilisenin başkanı olmadığı açıktır.

İngiltere Prensi Philip’in(Philip aslen Yunan’dır) başkanı olduğu Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın Patmos Adası’nda düzenlenen ve Bizans ikonaları konusunda araştırma ödülü alan “Vahiy ve Çevre Sempozyumu”, çevrecilik maskesi altında Venizelos gemisiyle Karadeniz’de Pontus Devleti’ni ihya etmeye amacını güden “Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu” , Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlediği “Hoşgörü” toplantıları gibi etkinlikler, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un gizli niyetleri ve asıl görevi hakkında bize çok net bir portre çizmektedir. .

a) Vahiy ve Çevre Sempozyumu (23 Eylül 1995)

Tören günü Patmos Adası, Doğu Roma ve Yunanistan bayraklarıyla donatılmıştı. Patriği, Patmos Adası’na götüren Yunanistan’ın tahsis ettiği “Aleksandros” (İskender) adlı yat, Çanakkale Boğazı’ndan çıktıktan sonra iki adet Yunanistan muhribi tarafından karşılanmış ve törenin yapılacağı adaya kadar refakât edilmiştir .

Patrik, Devlet Başkanı protokolüyle karşılanmış, 21 pare top atılmış, Yunan marşı çalınmış ve bir Korgeneralin eşlik ettiği askeri kıtayı teftişi sırasında, askerleri selamlarken, elindeki haçı havaya kaldırarak onları takdis etmiştir .

Ertesi gün, 24 Eylül 1995 sabahı bir manastırda yapılan çok gizli toplantıya yalnızca Avustralya, Amerika, Kıbrıs Rum Kesimi, Sırbistan, Orta Doğu ve Afrika’daki Ortodoks kiliselerin Patrik ve Başpiskoposları katılmışlardı. Toplantının yapıldığı bina askeri kordon altına alınmış ve hiç kimse yaklaştırılmamıştı .

b) Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu (20-28 Eylül 1997)

Sempozyum, Giritli bir armatöre ait olan Yunanistan bandıralı El. Venizelos Gemisi’nde gerçekleşmiş ve ilk durak olarak Trabzon Limanı seçilmiştir

Batum, Novorossisk, Yalta, Odessa, Köstence, Varna, İstanbul ve Selanik limanlarında da birer oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyum, Avrupa Birliği’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’nun Başkanı Jacques Santer ve Fener Rum Patriği Bartholomeos’nun himayesini sağlamıştır.

Yunanistan, 35 yıl aradan sonra ilk kez Selanik’e gelen bir Fener Rum Patriği’ni “devlet töreni” ile karşılayarak, Patrikhane’nin Ortodoks dünyasına yönelik projesine destek verdi. El. Venizelos, Adalar Denizi’nde Yunanistan karasularındayken, iki adet Yunanistan savaş gemisi de gece yarısı selam durarak gemiye bir süre eşlik etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos, Selanik’teki devlet töreninde : “Ortodoks Kilisesi’nin günümüzün dünyevi sorunları ile de ilgilendiğini ispat ediyorsunuz…” diye konuştu.

Sempozyuma katılanlar, 28 Eylül 1997 günü öğleden sonra saat:14.00′de Selanik’te Doğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş olan Ayios Dimitrios kilisesinde yapılan dini törene de katıldılar.

Patrik Bartholomeos’nun yönettiği dini ayinde Selanik Kilisesi’nin başpapazı Hz. İsa’nın esir İstanbul’u Türk işgalcilerin ellerinden kurtarması için dua etti ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi olan İstanbul’daki Patrikhane’de gerçekleştirilemeyen bu ayinin Doğu Roma İmparatorluğu’nun ikinci payitahtı olan Selanik’te yapılmasının büyük anlam taşıdığını belirtti.
Bartholomeos; ayini, üzerinde çift başlı Doğu Roma kartalı bulunan altın kaplamalı bir tahttan yönetti. Patriğin ayakları altına serilen halılar ise çift başlı Doğu Roma kartalı ile bezenmişti. Patriğin tahtının iki yanında bulunan yine üzerinde Doğu Roma İmparatorluğu’nun sembolleri ile süslenmiş daha mütevazi tahtlarda ise Bulgaristan, Sırbistan ve diğer bazı Balkan ülkelerinin başpapazları oturmaktaydı. Kilisede yaratılan görüntü Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu ve ona bağlı Balkan ülkelerindeki eyaletlerinin başında bulunan kilise temsilcilerinin bir araya gelişleri şeklindeydi.

1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi rektörlük salonunda bir seminer yapılıyor. Seminerin konularından birtanesi İstanbul’un Fatih’teki Zeyrek Camii’nin “Paramikariteros” haline getirilmesiydi. Seminerde görüşülen bir başka konu ise Bizans Hipodromunun ortaya çıkarılması için Sultanahmet Camii’nin yıkılmasını isteyen Harward Üniversitesi öğretim görevlisi Jhor Sevçenko’nun teklifiydi.

Adından aslen bir Rus Ortodoksu olduğu anlaşılan Jhor Sevçenkoyu anlıyorumda 1999’da belki Turizm’e katkısı olur diye Aziz Nektorios’un Silivri’de şu an boş bir arsadan ibaret olan evinin aslına uygun şekilde inşa etmeye çalışan yerel belediyeyi anlayamıyorum. Aziz Nektorios Yunan ayrılıkçı hareketini ilk planlayıcısı ve başlatıcısıdır.

2001 yılında Ayasofya’nın “Ortodoks” ibadetine açılması AB nezninde resmen istendi .

Merkezi İsviçre’de bulunan “Süryani” topluluğu Türkiye’den resmen toprak talebinde bulundu (Ekim 2001) benzer bir iddia da 1999 yılında Ermenistan’dan geldi.

Yahudileri İ.S. 66 yılında kaybettikleri İsraildeki topraklarını da alacaklarını kimse ümit etmiyordu. Yahudiler tam 1880 yıl topraksız, vatansız ve devletsiz yaşadılar. Ama 18. yy dan sonra İsrail kuruldu . Yahudiler tevratta belirtlien toprakların bir kısmını aldılar ve devlet kurdular . İşte Hristiyan aleminin Türkiye üzerindeki emellerini kışkırtan sebep budur. Son 50 yıldır komünizm ile savaş edildiği için bu talep gündemde yoktu. Bu gün vardır.

Kurulan ev kiliselerinin sayısı 400’ü geçmiştir. Birtakım kişiler bu topraklarda bir “pontus devleti” başkenti İstanbul olan bir “Marmara Devleti”nin kurulmasını istemektedirler.

Patrikhane İstanbul’da yaşayan yoksul Rumlara ayda adam başı 200 dolar yardım yapmakta ve bu yardımlardan yaklaşık 600 Rum yararlanmaktadır.

CLINTON’UN MEKTUBU

Bu mektubu yazmadan önce Clinton Kanada ve ABD Ortodoks Kilislerini başı ve Özal’ın yakın dostu Metropolit Yokavas ile görüşüyor. Mektupta bu tür yazışmalarda geleneksel olduğu üzere Fener Rum Patrikhanesi değil tam tersine “Church Of Greece” yani Yunanistan Kilisesi kullanılıyor.

“Coğrafi itibarla Türkiye uluslararası komşuluk açısından zır bir bölgededir ve ABD Türkiye ilişkilerini ikili olarak ve NATO aracılığı ile sürdürecektir… Bu bölgedeki gerilimi en aza indirmek için Yunanistan dahil , Türkiye’nin bütün komşularıyla birlikte çalışması Türkiye’nin yarına olacaktır. Yunanistan’la olan ilişkilerinizdeki en son gerilimi azaltmak üzere hükümetiniz tarafından bazı sembolik adımlar atılabilir. Bu konuda şu anda bazı gelişmeler kaydedilmesinin denenmesi kanaatindeyim. Bu sembolik adımlardan bir tanesi , İstanbul’daki Yunan Kilisesi ( Fener Rum Patrikhanesi’nden bahsediyor) olabilir ve bu kurumun işlerlik kazanması hususunda mevcut olan bazı zor koşulları kolaylaştırmanın yollarını göz önünde bulunduracağınız ümit ediyorum”

Rum İsyanı devam ederken Patrik Grigoryos’un Mora’da Etniki Eterya’nın ileri gelenlerinden Petro’ya gönderdiği mektubun ele geçirilmesiyle ihanetinin anlaşılması üzerine 22 Nisan1821’de Patrikhanenin orta kapısında idal edilmiştir. Bu kapı o günden bugüne yas işareti olarak hiç açılmamıştır ve bilenen adı “Kin Kapısı” dır.

Fener Patrikleri T.C. yasaları çerçevesinde mahalli idare açısından Fatih savcılığına ve İstanbul Valiliği’ne muhataptırlar. Çoğu cemaatsiz 18 metropolit tarafından seçilen patrik , bu makama getirildiğinin onayını validen alır.

Yunanistan kendi dini içindeki mezheplere dahi en ufak müsahama göstermezken nasıl olurda laik Türkiye cumhuriyeti içinde ikinci bir Vatikan’a izin veririz ? Nasıl olurda statüsü cami imamından yada müftüden ileri gitmeyen Rum patriği başka ülkelerde devlet töreni ile karşılanır ?

Yunanistan’da sadece Yunan- doğu Ortodoks kilisesinin yayınladığı İncil’in okunması ve okutulması serbest bırakılmıştır. Diğer İnciller , örneğin Katolik İncili’nin okutulması hatta bazı durumlarda bulundurulması dahi suçtur. Dinsel propaganda ve protesti (dinden çevirme) kanıtı olarak yorumlanabilir ve hapisle cezalandırılır.

IV. Türk Ortodoksları:

Türk Ortodoksları ellerindeki gayri menkulleri bir türlü değerlendirememekte ve Vakıflar Başmüdürlüğü ile bürokratik bir mücadeleyi sürdürmektedir. Geçmişte Türk Ortodoks Patrikhanesine ait olan bazı gayri menkuller Hazine ve Vakıflar arasında koruma amacıyla paylaştıkları için gelir kapısı onlara masraf kapısı da bu kiliseye ihale edilmiş durumdadır.

V. Heybeliada Ruhban Okulu

Heybeliada Ruhban Okulu’nun ve özellikle de bu okulun Teoloji Bölümü’nün tekrar açılmamasının hukuki dayanakları şunlardır:

- Türkiye’nin istiklal savaşı sonrasında 1924 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’nın azınlıklara imtiyaz değil sadece Müslüman Türk halka tanınan müsavi (eşit) muamele görme hakkı tanıması ve bu durumun Anayasa’nın 12. Maddesi’ndeki eşitlik prensibine uygun olması,

- 403 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Türkiye’de dini tedrisatı cemaatlerden ve özel kişilerden alıp, devlet görevi olarak Milli Eğitim Bakanlığına vermesi,

- T.C. Anayasası’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olarak nitelenmiş bulunması ve bunun gereği olarak dini öğretim yapan özel okul açmanın ve yönetmenin yasak olması, yine aynı kanunun 28. maddesine göre bir özel okula alınabilecek yabancı uyruklu öğrenci sayısının, okulda okuyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğrencilerin yüzde 20′sini aşmamak kaydıyla Milli Eğitim Bakanlığınca tayin olunur hükmünün bulunması,

- 625 Sayılı Kanunun 3. maddesinin 3. paragrafında ‘askeri okullar, dini eğitim ve öğretim yapan özel öğretim kurumları ile emniyet teşkilatına bağlı okulların aynı veya benzeri özel öğretim kurumu açılamaz’ hükmünün mevcut olması,

- Anayasanın 132. maddesindeki ‘kanunda gösterilen usul ve esaslara göre kazanç amacına yönelik olmak şartı ile vakıflar tarafından devletin gözetim ve denetimine tabi yüksek öğretim kurumları kurulabilir’ hükmüne göre patrikhane bir vakıf hüviyetinde olmadığı için patrikhaneye bağlı bir özel yüksek öğretim kurumu da açmasının mümkün olmaması,

- Anayasa’nın 24. maddesinde ‘din ve ahlak eğitim öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır’ hükmünün bulunması,

- Lozan Antlaşması’nda ve öteki uluslararası sözleşmelerde azınlıklar için imtiyazlar değil, vatandaşlarla eşit haklar tanınmıştır. Din görevlilerinin özel okullarda değil devlet okullarında yetiştirilmesi, Anayasa, Anayasa Mahkemesi kararı, Yüksek Öğretim Kurumları Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanunu ile düzenlenmiş devlet politikasıdır. Bu nedenle azınlıklara verilecek bir hak vatandaşlar arasında azınlıklar lehine bir eşitsizliğe neden olur.
T.C. Devleti, din görevlilerini bir devlet okulu olan İmam Hatip Okulları ve devlet üniversiteleri bünyesindeki İlahiyat Fakülteleri’nde yetiştirmektedir. Eğitim-öğretim faaliyetleri devletin denetimi ve gözetimi altında yapılmaktadır. Hiçbir cemaat veya zümreye bu konuda ayrıcalık tanınmamıştır.

Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında ‘Özel Yüksekokulları Kapatan Kanun’un yürürlüğe girmesiyle kapanmıştır. Bu kanun çıkartılırken ve Anayasa Mahkemesi’nin 625 Sayılı Özel Öğretim Kanunu’nun bazı maddeleri iptal edilirken hiçbir şekilde Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılması amaçlanmamıştır.

Yapılan düzenlemelerle, özel üniversitelerin açılmasına ‘devlet denetiminde olma’ şartı ile izin verilmiştir. Ancak, Patrikhane bu şartı kabule yanaşmadığı için, Heybeliada’daki okul açılamamıştır. Patriğin ‘kendi din adamlarımızı eğitme hakkından mahrumuz’ iddiası doğru değildir. Patriğin, sadece dini eğitim vermesi gereken bir kurumun, devletin denetimi altında faaliyet göstermesine rıza göstermemesinin nedenlerini anlamak güçtür. Bununla beraber patriğin ve kendisine bağlı 12 metropolitin T.C. vatandaşı olma şartlarının da (ki bu şartlar Lozan Antlaşması’nın ilgili maddeleri gereğidir) kaldırılması isteği gözönüne alınırsa; yani ikisi birarada değerlendirilirse durum açıklığa kavuşacaktır.

Sonuç:

1) Fener’deki Patrikhane,kendisine yasaklandığı halde siyasi faaliyetlerde bulunmaya devam etmektedir.

2) Patrikhane, siyasi faaliyetleriyle Türkiye’ye yönelik şer çemberinin içerisinde olduğunu kanıtlamıştır.

3) Patrikhane Türkiye’den çıkartılmalıdır.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.